21 Şubat 2012 Salı

bellek

Her şey dün dertli bir blog yazısı okuduktan sonra başladı, benim derdimi de katladı, katlandığı yerden açıldı ve ortaya saçıldı diyebilirim. Antalya geldi aklıma, sevi'yle geçirilen günler, yıllar, güzel,çirkin bütün anılar. sonra müzik listemdeki parçalardan biri çalmaya başladı: Tori Amos, "Battle of Trees". Gözümün önüne kareler, fotoğraflar, filmler geldi; ama o büyülü sesin altındaki müziğin hangi müzik olduğunu anımsayamadım. Sonra birden!

Odamdaki panoda asılı olan "Yasin'le Ceren Paris'e gitti" yazısı gözümün önüne geldi. Altın Portakal Film Festivali'nde gittiğimiz o film: "Paris" müzikleri, Juliette Binoche ve Romain Duris beni öylesine içine almıştı ki. defalarca izledim sonradan.

Ve şöyle diyordu film:

 

 
Bir gece nereden bulduğumu bilmeden izlediğim şu film ise Yann Tiersen müziğinden sonra beni o kıyıya sürükleyip, kumlarda salınmama yetiyordu: "Piano"
                                                                  
 


8 senenin sonunda 2. kez gidebildiğim Antalya Piyano Festivalinde Labeque Kızkardeşlerin icra ettiği şu eseri de bu filmin müziği sanmıştım. Ama değilmiş, iyi ki değilmiş. Philip Glass ile nasıl tanışırdım:


  

Çağrışımlar
                                                                 


                                                                      
 Yanında huzur bulduğum, sarı defterlerimin büyülü bir şekilde açılıp parmaklarımdan içimin damlamasına izin verdiğim müzik:

 

Aydınlanma yaşadığım o anda odadan içeri gelen o güzel buket çiçek için çok minnettarım, ancak bu kadar anlamlı olabilirdi.

Ceren'2012

12 Şubat 2012 Pazar

Yol Arkadaşım...

   Yorgun bi düşten uyanmıştım, her şey rüya tadındaydı, sanki tadı damağımda kalan bi lezzet gibi, kaldı bende… en derinde bi yerlerde… “ gel” desem, gelmezsin, gelemezsin. Bitti “en güzel hikayem” yine ben bitirdim, yaptıgım en güzel şey “gitmek” birinden, bir yerden, bir şeyden – gitmek- geride kalan her şeye rağmen yine de gidebilmek…
   İkilemler içinde kavrulan ruhuma bi sebep aradım, gezgin tarafım “boşver, yaşamana bak” derken, diğer yandan evcimen kişiliğim sözü aldı “iyi düşün, üzülme sonra, nereye kadar yaşarsın böyle” dedi. İki büyük handikaptı benim için; biri bi elimde diğerini ötekinde, ikisini de sımsıkı tuttum, öylece baktım bi süre… harekete geçmek için enerjim vardı ama yapamadım.
   Sonra birden ışıklar yandı, karanlık gitmişti kendiliğinden… aydınlanan yeni bi gündü, güneşti odama doğan… kendime kızgındım hatta biraz da buruktum, nedenini bilmediğim bi hüzündü bu… nefes alışlarım normale dönmüştü. Yanlış bi yol da yürüseniz de, sadece yürüdüğünüz için mutlu oldunuz mu hiç, ben oldum, sadece mutlu hissetim ‘o’ an ‘o’ dakika mutluydum. Sen bana iyi gelmiştin, her zamanki gibi… ama seni de küstürdüm, sonunda bunu da başardım ya, “bravo bana”
 -  Ne istiyorsun benden! Çık hayatımdan, git, yoruldum senden! Beni böyle seveceksen sevme, sende kalsın sevgin…oynama daha fazla benimle... yeter acı çekiyorum
-   Yapamam, seni üzerim kırarım ama senden gidemem… döner dolaşır sana gelirim, nazım bi sana geçer.
   Bi müzik eşliğinde yazdım sadece, ilham perim bi parça sen bi parça da o’ydu.
Gülçin Güler