22 Aralık 2011 Perşembe

eller


zaman senden iyi olmasın, unutturdu beni. kolumdaki saat sana doğru gidip geldi durmadan, sana doğru sürekli... aklımda kardeşimden ayrıldığım gün bir yabancının gözlerini bulduğumda orada, tüm sıcaklığını ve yakınlığını yitirmiş... bir yol ayrımında kalırken o, dudaklarımın kenarlarından akıp gitti tüm söylemek istediklerim ve bir şaraptan şelale ellerimizin üstünde. yaşamadığın günlerin düşünde nasılsa unuturuz demen gibi, nasıl oldu da unuttuk gerçekten... üzerimizde bir saman kağıdı, üzerinde ellerin çizili, ellerim, kardeşim.

'11,Ceren 

25 Ekim 2011 Salı

kalbimdeki oturak

çok önemli işler yapmak için güneş doğmadan hazırladım kahvaltıyı, sonra otobüse bindim uyur uyanık, dayadım kafamı cama... uyumak ne güzeldi öyle. rüyalar gördüm, yaşamış olduklarımı ve yaşa-yamamış olduklarımı, yol geçiyordu, ağaçlar uyanıkken, rüyalar uykudayken benimle yol alıyordu. kalbime bir şey oturdu. nereye gitsem yalnızlığım, nerede dursam yalnızlığım konuştu benimle. yolculuğun sonunda kafamı cama çevirdiğimde gördüğüm o manzara soğukların ardından, vücudumun benden ayrı titreyişlerinin, yorgan ve battaniyeden sonra bir mola, nefesti sanki. sıcak akdeniz ikliminin bu denli cazip geleceğini düşünmemiştim hiç. burada insanların yüzünde koca bir sırıtış, anlamsız... biraz bana doğru, biraz benden öte... aşk bu topraklarda buldu beni. bu toprakları terk eylemek zor, ama aşk başka bir toprakta oturmuş beni bekliyor da olabilir. peşine takılıp gidebilirim, peşime takılmalı yahut.
rahat bırakıyorum, rahat değilim ama.
en sevgili yanımla durduğumda, hazırım. sen de hazırlanmalısın.
kalbime oturan şeyi kaldırmak için ben çok çaba sarfettim, başkalarının kalbindeki yükleri de ben kaldırdım.
yükten öyle afalladım ki kalbimdeki oturağa ben yalpalayarak oturdum.

imogen cunningham/ 1952
'sevgili limon
içimiz "akdeniz" filmindeki gibi olmadı
ben ayrılık şarkıları dinleyerek uyumaya çalıştım                                    
öyle çok yağdı ki yağmur, zeytin ağaçları öldü                  
ah limon, korkuyu icat ettim, çok üşüyorum.' Birhan Keskin/Ba



2011'Ceren

27 Eylül 2011 Salı

yazacak binlerce şey

uzun bir ara verdim, yazacak binlerce şey birikmişti, ama unuttum hepsini:) blogdaşım millerce uzaklıktan ayakta tutmaya çalıştı ve başardı da, süsledi bu sayfaları gördükleri, hissettikleri ve tattıklarıyla. bilmiyorum ama Vashti Bunyan'dan "Against the Sky" parçasını dinleyince yeniden blogda olmayı istedim. Hiçbir şeyin değişmediği günlerden seslenmek istiyorum, tatil yapılamayan bir yazda, hasretin tüm sevdiklerim arasında duvarlara tırmandığı günler geçti. biri köyünde dolaşırken bağlarda bahçelerde, biri elinde tüfekle, biri masasının başında aklında planlarla, biri başka bir ülkeden kendine yeni bir dil katarken, bir diğeri başka bir kıtadan soğuk ve balık kokusuyla katıldı aramıza. çok özledik, hep hasret vardı ve bizi buhrana sürüklüyordu. gerilmişti teller, bir melodi çıkaracak kadar gergin tel düşünün, bir orkestra... aynı kelimesinin olmadığı cümleler vardı hep, "başka". 

"Man on Wire"


yoruldum ama yılmadım, motivem düştü, düşmedi değil, yerlerde süründü. hiç yataktan çıkmadığım günler, hiç başından kalkmadığım çalışma masaları... benimle eskiyen arkadaşlıklarımı gezdim birer birer, yeni bir şeyler buldum bazen, tanıdık olmayan bazı hislerle beraber, mutlu olmayı öğrendim. vesveseler... bir dolu, kendimle savaştığım, duvarlarla, sokaklarla, şarkılarla savaştığım vesveselerim... bir leyleğin yuvadan uçması gibi içimden uçarak gittiler. bir leyleğin yuvadan uçarken çıkarttığı sesler ve o büyük kanatlarıyla uzaklaşması biraz incitmiş olabilir beni. 
2011/Kum Heykel Festivali/Antalya




olsun.

kendine yeni bir aşk, yeni bir iş,
yine gülecek bir neden bulan dostlarım 
buseler açtırdı yüzümde. 








11'Ceren



31 Ağustos 2011 Çarşamba

London :)))

Ve, Gülçin Londra'yı sevmeye başlar...



Londra' da evsiz olmak...


 bu şehirde fotoğraf çekmek harika :)


gündüzü başka bi yüzü sanki :)  bu şehirde uyku yok galiba...
çünkü 24 saat ulaşım imkanı var
ve her geldiğimde biraz daha öğreniyorum

metro olayını da çözdüm sayılır :) 
sanki 3 katlı bir şehir gibi resmen yerin altına iki kat daha var...



26 Ağustos 2011 Cuma

İngiltere günlüğü 6

burda zaman nasıl geçer !!!


yazı yazmaya devam :) farkettimde ;hayatımda düzenli olarak yaptığım, yarıda bırakmadığım, hiç vazgeçmediğim tek şey yazı...
bi de okula yakın bi kafe keşfettim "NERO Caffé" harika kahveler deniyorum. hem ucuz hem lezzetli :) her gün aynı -aşağıdaki fotoğraftaki- masaya oturup; bi yandan yazıyorum bi yandan kahvemi yudumluyorum... huzur buluyorum...
yanımdaki yeni oda arkadaşım ... aynı okuldayız, genelde onunda zaman geçiriyorum ama onun okulu sadece 2 ay, sanırım gittiğinde onu özlicem...
***
daha önce hiç denemediğim mutfakların yemeklerini tadıyorum...
 sağ fotoğraftaki Çin mutfağı sol fotoğraftaki Meksika yemeklerinden bir örnek... 
Japon, Çin, Korea yemekleri benzer sadece bazı sosları değişik, genelde deniz ürünleri ve soya sosu içeriyor, beğendim. Meksika mutfağı; bazen fazla acı olsada lezzetli onuda beğendim.
bi çok zaman klasik İngiliz yemekleri yemek zorunda kalıyorum, işin acığı İngiliz mutfağı pek benim damak tadıma göre değil, ama arada güzel yemekleride var tabii..
neyse işin özü annemin yemeklerini ve tarhana çorbasını çok özledim :) :)

 

***

her daim çalışan bir insan olarak, burda da arada çalışıyorum, bu ilk iş yerimden bi fotoğraf...
garson gülçin :) :)
karşıma iyi insanlar çıktığı için çok şanslıyım,
sağolsunlar çok yardımcı oluyorlar...
ama bi ara resmen cv dağıtma uzmanı oldum
cv'den 20-25 fotokopi çektirip, atlıyodum bisikletime, hepsini dağıtıyordum
ee tabi sonra beni geri aradıklarında, oturup iki saat neresiydi diye düşünüyorum

***
burda haftanın 3-4 günü belli mekanlarda farklı konseptlerde partiler düzenleniyo
kültürel bi durum...
çok farklı ülkelerden insanlar olduğu için herkese hitap edilmesi gerekiyor...
arada sınıftan arkadaşlarla katılıyoruz,
eğlenceli oluyo ama bazen beni pek sarmıyo..
gizlice bi köşede oturup insanları izliyorum yada eve dönüyorum
bazen evdeki öğrenciler ve evin annesiyle çıkıyoruz, o zaman çok güzel oluyor..



şimdilik bu kadar.... 
:) :)

14 Ağustos 2011 Pazar

İngiltere günlüğü 5


Bu günlerde, hayatımda hiç olmadığım kadar cesur, güçlü, adaletli ve anlayışlı hissediyorum. Bu kelimelerin her biri; kendi içinde tehlike ve güzellik barındırıyor.
 Normalde olduğumdan çok daha fazla hoşgörülüyüm, nedenini bilmiyorum ama sinir bozucu olaylara bile hafifce gülümseyip sakin tepkiler veriyorum. İnsanların içinde bulundukları durumları anlamaya çalışıyorum. Gerçi, bazen fazla anlayışlı olma durumu beni yoruyor, ama etrafımdakilerin işine geliyor çünkü -umursamazlığın kolgezdiği bu yerde- ben bütün içtenliğimle yardımcı oluyorum. Dinliyorum, izliyorum, şans veriyorum, sabrediyorum. Önyargısız bir şekilde anlamaya çalışıyorum. Her ayrıntının kültürün bir parçası olduğunu biliyorum, kimi zaman kendimi ifade etmekte zorlansamda; bıkmadan tekrar tekrar deniyorum, bi şekilde anlatıyorum. 
 Adaletse; vicdanınız ve gerçekler arasında kurulması gereken hassas bir kantar gibi, öyle hassas tartmanız gerekiyor ki, kimsenin canı yanmasın… Güçlü kelimesini kullanırken biraz tereddüt ettim ancak açıklamasını yaparsam, kast ettiğim anlamı size aktarabilirim. Buradaki gücün anlamı maddi değil. Manevi ve ruhani sağlamlık anlamında kullanıyorum, bazen öyle farklı durumlarla karşılaşıyorum ki (kültürel farklılıklara bağlı olarak), en doğru tepkiyi seçmem gerekiyor. Ve ben bunu yapabildiğimi düşünüyorum. Kendimi; azgın dalgalarla boğuşan büyük bir teknede hayat kavgasında değil, dingin bir nehirde yol alan küçük bir kayıkta düşlüyorum. Kalbimde sevdiklerim, yanı başımda hayallerim ve her gün biraz daha özgürleşen ruhumla… Cesaret, bu kelime ise son zamanlardaki ‘ben’i tanımlayan tek kelime… Deniyorum, daha önce neden sorusunu sormadan kabul ettiğim her şeyi sorguluyorum. Bunu yapmak hayatımdaki kararsızlıkları bir bir yok ediyor ve bu harika bir his… Önceden günlerimi alırdı bazı kararları vermek, şimdiyse içimden beşe kadar sayıp kendime en yakın hissettiğim cevabı veriyorum, açık ve net… kendim için belirlediğim yeni yaşam biçimi tamamen şeffaf, yalın, basit ve dolambaçsız… 
Gülçin Güler

3 Ağustos 2011 Çarşamba

İngiltere'den (hasretle) aileme


babacım önce videoyu izle sonra yazıyı oku emi...

hiç bu kadar uzun süre sizden ayrı kalmamıştım, üniversite de yakın bi şehirde olmanın avantajıyla ay da bi geliyordum ne güzel oluyodu...
başucuma astığım fotoğrafınızla konuşuyorum her gün, çok özledim çookkk....
hani bi bayram çalıştığım için gelememiştim de, siz Antalya'ya gelmiştiniz... sanırım bu sefer biraz fazla uzağa gittim :( keşke bi mucize olsa da bayramda yanınızda olabilsem...
sizin gibi bi aileye sahip olduğum için çok şanslıyım, buraya gelince bunu daha iyi anladım.
bazen kendimi çok güçlü hissediyorum, sanki herşeyi başarabilecek gibi ama bazen de sizden bu kadar uzakta olduğum için savunmasız bebekler gibi korkuyorum.
bişey daha itiraf edeyim, durmadan sizi anlattıgım için etrafımdakilerin sıkılmaya başladıgını fark ettim...bende artık kendi kendime düşünüyorum.
bazı zorluklar olsa da, genel olarak iyiyim...okulumda iyi gidiyo, herşey planladığım gibi giderse kasım ya da aralıkta ki sınava giricem... beni merak etmeyin...
ordaki gelişmelerden haberdar edin...
kendinize, sağlığınıza dikkat edin...
çok öpüyorum.
mutlu kalın...
Gülçin Güler 

29 Temmuz 2011 Cuma

İngiltere günlüğü 3

İngiltere' de ilk gün :) şaka gibiydi, öyle şaşkın bakıyodum ki etrafa
altta fotoğraftaki tipe baksana :)
aman da aman alışmışta kendisiyle dalga gecermiş :) ha haa
geldiğim ilk gün Londra' da kalmıştım
iyi bir rehber eşliğinde 1,5 gün gezdim, sonra da
okulumun olduğu şehre geçtim.


ilk geldiğim gün çok heycanlıydım,
 saf saf etrafa bakıyodum, bırak İngilizce cümle kurmayı Türkçe'yi bile unutuyodum ara ara... 


bu üsteki fotoğrafların hepsi geldiğim ilk 2 günde Londra'da çekildiklerimden, yazının yanısıra zaman zaman fotoğraf eklesem iyi olur diye düşündüm.
"Yediğin içtiğin sende kalsın, gezip gördüğünü anlat" felsefesiyle ilerleyip, elimden geldiğince anlatıcam bundan sonra...

Ailemin, arkadaşlarımın ( ziynep, burcu, nida, ceren, kader, sırma, sunay, esra, gülcan...say say bitmicek:) hepiniz), kuzenlerimin beni merak ettiğini biliyorum. o yüzden de fotograf eklemek iyi olur dedim. gayet iyiyim, herşey yolunda, hepinizi çok seviyorum... elimden geldiğince eklerim zamanla...
Gülçin Güler
28.07.2011 - Bournemouth / UK 

14 Temmuz 2011 Perşembe

İngiltere günlüğü 2


2 ay 4 gündür buradayım… Ve zaman hızlandı. Alışıyorum galiba…  
İnkar edemem, özlem duyduğum çok fazla şey var. Ama öğrendiğimde çok fazla şey var. Bisikletli yaşama tamamen uyum sağladığımı hissediyorum, artık her şey çok kolay. Sokaktan korkmuyorum aksine sanki yıllardır buradaymışım gibi hissediyorum zaman zaman tavan yapan özgüvenim, zaman zaman yerin dibine giriyor. Dengeyi sağlamaya başladığımı hissettiğim her günün ardından, dengesiz bir gün daha geliyor. O yüzden sıkmıyorum kendimi, bıraktım. “Rahat ol” dedim kendime. Öyleyse, böyle.
Şimdi sabrımı sınıyorum. Tolstoy okumak, bende intihar eğilimine yol açsa da hayatı derinden anlamama ve nesnelerin gereksizliğini öğrenmeme yardımcı oluyor. Dün uzun süre açmadığım bi kitabın sayfasını açtım, okudum okudum ve yine okudum. Son günlerde her gün birbirinin aynıydı. Kitap değişiklik yapmamı öneriyordu, bende yaptım. Dün’ü değiştirdim. Önce beynimi sulandırdım sonra manasızca gülümsedim, artık gözlerim kahverengi değil kırmızıydı. Kendimi kontrol altında tutmaktan vazgeçtim ve rüzgarın estiği yöne doğru çevirdim rotamı… inanmaktan hiç vazgeçmediğim her şey sepette, yanımda duruyordu bende başında öylece bekliyorum. Nehrin sakince akışını seyrettim, önceden olsa iyi gelirdi ama gelmedi. Neyse boşver!
Ahını aldığım her kim varsa özür dilerim, her şey için… Ben değiştim ya da değişiyorum desek daha doğru olur. Net, açık, yalın, dürüst olmanın keyfini sürüyorum. Hayatın sadece bana ait olduğu bir alanda olduğumu bilmek içimi rahatlatıyor. Tek sıkıntım: özlem duygum! Neyse onu da şımarıklığıma versek, iyiyim yani… 
Gülçin Güler

21 Mayıs 2011 Cumartesi

BEN İNGİLTERE'DEYKEN... 1

İngiltereye geleli sadece 11 gün oldu.  ama sanırım 2 yıl gibi hissediyorum. Anlatacak çok şey, yazacak daha  çok şey var. Yeni sorunlarım, seni sevinçlerim ve yine özlem duygum var. Sabırlı olmadığımı bir kez daha gördüm ama sanıyorum 'zaman' dedikleri -en iyi- ilaç bana da iyi gelecek.
Burası, bana en küçük davranışımın bile; yetiştiğim kültürün öğesi olduğunu, aslında yaptığım her şeyin benim dışımda varolduğunu anlamamı sağlıyor. Sanki bir kavanozdan çıkmışımda okyanusa açılmışım gibi… Yabancı olduğunu hissettiren konuşulan dil değil, yaşam biçimi. Bazı şeyler var değişmiyor sanki, gerçi bunu söylemek için biraz erken ama şimdilik öyle düşünüyorum. Aynı olan duygular, hisler, tartışmalar var. Mesela “aile trajedisi” aynı, kadının gözlerinden çıkan alevle, adamın öfkeli bakışları benzer; sadece dil farklı ama ardından gelen üzüntü tıpatıp bizdekinin aynısı…
Buradaki de yaşamak, oradaki de… Değişimi yaratmak sana kalmış. Öz değerlerini kaybetmeden, uyum sağlamak en güzeli… Görülecek ne çok yer var, daha bilmediğim ne çok şey var. Hepsini öğrenmek imkansız ama en azından hayatın hiçbir gününü boşa geçirmemek lazım.

Geleliden beri 3 kere kayboldum, bugünkünü de sayarsak 4 oldu. Normalde haritama baka baka gidiyorum ama nasılsa biraz öğrendim bakmadan da gidebilirim diye düşündüm. 10 dakikalık yolu 45 dakika da geldim. Çünkü yarım saatin sonunda, bir de baktım ki başladığım yerin yan sokağına çıkmışım. Bu kadar zayıf yer yön duygusu olan başka bir canlı daha yoktur herhalde… neyse kaldırımın kenarına oturup, kendime kızmakla meşgulken; haritadan doğru yolu aramaya koyuldum. Bir yandan da bisikletimle konuşuyordum. Yaşlı bir dede yanımdan geçerken kaybolduğumu anladı ve durdu. İstersen yardım edeyim dedi haritaya baktı. Doğru yönü gösterdi. Sinirlenince suratımda oluşan mal, agresif, gergin ifadenin ülke sınırı tanımadığını da bugün anladım. Çünkü “sevimli dede” bana giderken dedi ki: “ Sanırım yeni geldin, tabiî ki de kaybolacaksın, bak ne güzel bir yolda kaybolmuşsun; ağaçlar, kuşlar, renkler… Tadını çıkar.  Belki daha sonra yine kaybolursun, bisikleti durdur, derin bir nefes al, beşe kadar say, biraz etrafı seyret, sonra haritana yeniden bak, çünkü o zaman gitmen gereken yolu bulacağına eminim.”
Sanki film çekimindeyim sandım. Yani küçük bir şok yaşadım. Sanki filozof dedeyi bana yol tarif edip, hayatla ilgili cümleler kursun diye birisi yollamış gibiydi.  Resmen öyle oldu. Dede cümlesini bitirip kendi gideceği yola yöneldi. Yavaş adımlarla kayboldu, bende bir süre etrafı seyredip; yüzüme hafif hafif çarpan rüzgarın tadını çıkardım. Ve evin yolunu da çok kolay buldum. Sanırım o yolu asla unutmam. Ama o dedeyi bir daha görür müyüm bilmem?
Gülçin Güler

3 Mayıs 2011 Salı

pina, ah pina...

ne düşündüm izlerken seni, sinemanın beş dolu koltuğundan birinde otururken, gözlüklerimi bir kitap okuyacakmışım gibi taktım, bir resme bakar gibi, fotoğraf çeker gibiydi, üç boyutlu olmasının da içinde, orada hissetmeme yardımı oldu. gördüğüm her şeyi anlatmak isterim; ama izlemeyip okuyanlar olursa diye bekliyorum. ilk "konuş onunla (hable con ella)" filminde tanımıştım pina'yı, "Cafe Müller'i görünce filmde diğer film geldi gözümün önüne ve onu olduğunda daha fazla gerçekliğe kavuşturdu. 


filmde dansçılar o kadar güzel betimliyor ki pina'nın anlatmak istediklerini danslarıyla, bir çok çerçevenin dışında farklı bir yer, gitmek isteyip gidemediğin uzak bir ülkeye gitmek gibiydi dün hissettiklerim. 
onlarla aynı sahnede, aynı toprakta, aynı dolunayda, aynı dalgalar ve sularda olmak isterdim.
düşen sandalyelerde, kapalı gözlerle duvara bir resim gibi çivilenirken, eteklerinden sular etraflarına sıçrarken orada olmak isterdim.









şiddetle tavsiye ediyorum.

3Mayıs'Ceren

2 Mayıs 2011 Pazartesi

la notte etterna

"tamu'ya yuvarlanmak
kaç sonsuz gün düşündürür insanı..."
                                             2004
son zamanlarda hep emma shaplin var kulağımda, yollarımda, yanımda, benimle. bahar gelir, yaz gelir... ateş ağaçlarının çiçekleri söndü. karışık bir mevsim yaşıyoruz, yağmurlar bizimle yol alıyorlar, yağmurda kabuğundan kafasını çıkaran sümüklü böcekler gibi çıkarttım kafamı saklandığım yerden ve dünya ile karşılaştım. kendimi esirgediğim sokaklara çıkmakla başladım işe, okumakla, yazmakla, bakmakla güzel olan şeylere... sevgilinin elini tutmakla, artık uzayan ayrılıkları yakmakla, yerine özet yollar koymakla başladım yeni mevsimlere.
sıkıştırılmış sosyal bir mevsimdeyim. gidilmesi gereken çok yolum var, uzak ülkelere yollanacak dostlar, vedalar, karşılamalar... herkesin bir şeyin ucundan tuttuğu bir mevsimde elim açık bekliyorum, bir şey bana doğru gelecek biliyorum. kucaklanıp kutlanması gereken günler ve geceler...
bir çok şeyi yoluna koyduğu için O'na şükürler...
içim bir taşkın, içim geri çekilmesi gibi denizin, içim bir salıncağın zincirlerinin boşalması gibi, içim bir dübel gibi, asırlardır dönen bir yel değirmeni ve "sonsuz bir gece" gibi...

Milli Tainan Yaratıcı Dans öğrencileri, 2005, photo by Anonim

mayıs2011'Ceren

7 Nisan 2011 Perşembe

Deniz'im


tatlı tatlı bakıyorsun küçüğüm,
gözlerinde ışığın binbir rengi,
sesinde kuş cıvıltıları,
teninde ipek kokusu,
gülüşünde masumiyetin...

hadi uyan şimdi
kurabiye yaptım,
en sevdiğinden tıkır tıkır...
iyiki varsın,
iyiki doğmuşsun
canım kuzenim...

1 Mart 2011 Salı

"dağların dumanı aralansa, hoşgelsen."

burada geceler yağmurlu, günler bulutlu ve kederli... mor kanepemde oturup film izliyorum hep, okunacak kitapları dizdim başucuma sırayla okuyorum. televizyonda izlediğim tüm haberlere, filmlere ve hatta belgesellerin sonlarına ağlıyorum. hüsnü arkan'ın son ve solo olarak ilk albümünü dinliyorum sürekli, artık son raddem oscar töreninin sonundaki çocukların seslendirdiği "over the rainbow" şarkısının coşkulu sonuna duygulanarak ağlamam oldu. nedensiz işte... aydım biraz durumuma; ama yapacak birşey yok. biraz daha zaman veriyorum kendime, güneşi bulup çıkartmak için yerinden daha zaman var.

"dağların dumanı aralansa, hoşgelsen." h.arkan

1mart2011'Ceren 

12 Şubat 2011 Cumartesi

"Gitmek ya da Kalmak" üzerine

Sevgililer günü arifesinde ilişkilere dair yazayım dedim J pek sevecen bir yazı olmadığını, bitirince fark ettim. Bu sene de böyle olsun canım,  napalım yani J hem sonuçta, sorunsuz ilişki yoktur herhalde? Dimi ama!

“Gitmek zor, kalmak daha zor… Ne evet, ne hayır diyebiliyorum. Şunu anladım; gidenin arkasında “kalan” olmak çok zor. Garip bir psikoloji, mesele yalnızlık değil; “gidenin” artık hayatımda olmayacağı durumu… Buna hazır olmak diye bir şey yok! Çünkü kendini hazır hissedince, gitmek kadar bencil bir şey daha yok, karşıdakine büyük haksızlık. İçimizden neler düşünüyoruz bilmiyorum, o da bilmiyor. Ama sende haklısın kendince, içinde öyle bir yer var ki; hiç susmuyor, fısır fısır “artık olmaz, git, gitmelisin” diye sesleniyor devamlı. Kararsız bakışlar, tükenen sözler, değişmeyen tartışmalar, sabit görüşler, hep en başa dönmeler… Yazmak bile yorucu, hele bir de yaşamak. Neden bu kadar zor “gitmek”? Kalırsan mutlu olucak mısın? Peki ya gidersen! Seçim bizim ama zaten sorunda seçemememiz. Ne kötü. halbuki derler ya: "En kötü karar bile kararsızlıktan iyidir." diye. Ama şimdi biz, aynı kararsızlığı paylaşıyoruz. Bakışlarımızdaki yorgunluk, uykusuzluktan değil; ruhumuzdaki kararsızlıktan. Hayatımın hiçbir döneminde “hoşça kal” demek bu kadar zor olmadı. Ve sonuç; bir şansı daha hak ediyoruz. Belki bu sefer her şey güzel olur… “
Gülçin Güler

31 Ocak 2011 Pazartesi

fare kapanındaki bizler...

İçimde garip bir huzursuzluk var. Önce “havadandır” deyip, uyutmak istedim kendimi; yok olmadı. Yemedim!
 İç sesimi son derece net duyabildiğim bu günlerde, kendimi kandırmak öyle zor ki; anlatamam. Neden kendi kendimin duygularıyla bu kadar gaddarca oynuyorum? Ne için? Soluduğum hava değil beni bunaltan, bastığım toprak değil kalbimi köşeye sıkıştıran… Peki ne o zaman? İstemesem olmazdım bulunduğum yerde, durumda… Ama madem kendim istedim neden kapana kısılmış fare gibi hissediyorum. Evet, evet. Doğru benzetme bu işte, hani fare yakalanınca; önce çırpınır sonra içine huzursuzluk düşer, sonra da ölümü bekler ya! Farenin önünde iki yol var gibi görünür ama aslında üçtür. İlk seçenek şu; kapan öyle sağlam tutmuştur ki, orda öylece son nefesini verir. İkincisi; belki faremiz şanslıdır ve kapan eski, küflü, kırıktır ve biraz çırpınınca kurtulur. Üçüncü yolda şu: canavar gibi kocaman bir kedi gelir ve tırnaklarını geçire geçire, yavaş yavaş yer. İşte en kötü yol da bu. Görünmeyen dördüncü bir şıkta o kapanı kuranla ilgilidir ki, ona değinmeye tenezzül bile etmiyorum.
Ne yapasın şimdi fare! ‘Neden o peynire aldandım’ diye kendine mi kızsın! Neden orda olup o tuzağa düştüğüne mi yansın ya da kaderinin bu olduğuna karar verip çırpınmayı bıraksın mı? En kötüsü de sorular aklında dönerken kocaman bir kedinin ona doğru yaklaştığını görüyor olması… İçinde ki huzursuzluğa gelince; o da havadan değil kapanın demirinin yaptığı baskından, en azından orası kesin J
Yeryüzünde ki son dakikaları yaşadığını düşünürken, birden aklında şu soru belirir farenin: "Bu yoldan gitmeyi de, kapana düşmeyi de ben mi seçtim?" Cevap çok net: “Evet!” sonra yavaşça ve gururla kendini toplar, verdiği cevabın arkasında durması gerektiğinin farkındadır. O an’da aslında mücadelesinin kediyle, kapanla, peynirle olmadığını anlar ve yüzünde hafif bir gülümseme belirir.
Farenin sonunu merak etmemek elde değil! Ama yazıya burada son veriyorum, herkes kendini farenin yerine koyup; kendi hikâyesini yazsın. Çünkü asıl mesele hikayeyi kahramanın kendisinin yazmasıdır, farenin kendi yolunu çizdiği gibi... Bana sorarsanız : “Ben farenin kurtulacağına inanıyorum.”  
Gülçin Güler

21 Ocak 2011 Cuma

Bütün Yolculuk Boyunca Hasret Ayrılmadı Benden

Bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden
gölgem gibi demiyorum
çünkü hasret yanımdaydı zifiri karanlıkta da
Ellerim ayaklarım gibi de değil
uykudayken yitirirsin elini ayağını
ben hasreti uykuda da yitirmiyordum
Bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden
açlıktı, susuzluktu demiyorum
sıcakta soğuğu, soğukta sıcağı aramak gibi de değil
giderilmesi imkansız bir şey
ne sevinç ne keder
şehirlerle bulutlarla türkülerle de ilgisiz
içimdeydi dışımdaydı
Bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden
zaten elimde ne kaldı bu yolculuktan
hasretten gayrı
NAZIM HİKMET

19 Ocak 2011 Çarşamba

erken uyunmayan bir gece

Erken uyumak erkenden kalkmaya mı gerektir?

Uyumak uyumayı gerektirir, iyi gelebilir, kötü gelebilir.

Çok uyumak eşekten düşmüşe benzetebilir, pamuklara sarmalayabilir, tır çarpmışa çevirebilir, yumuşatabilir, değiştirebilir…

Uyumak yanında bir uyuyanla sevmeyi mi gerektirir

Sevmek sevilmeye gerektir, iyi gelebilir, kötü gelebilir.

Çok sevmek eşekten düşmüşe benzetebilir, pamuklara sarmalayabilir, tır çarpmışa çevirebilir, yumuşatabilir, değiştirebilir…

kulağımızda: Bülent Ortaçgil/yüzünü dökme küçük kız
"...Her Tutsağın Bir Kaçışı
Uykunun Uyanışıda Vardır..."


Ceren'18ocak2011

8 Ocak 2011 Cumartesi

az bulutlu yeni yıl

Soğuktan, ayazlardan, beklemekten, beklemenin ne demek olduğunu anlamaktan, defterin kopmuş sayfalarından geçtik, mektuplardan, soluklardan, soğukta buhar olup uçan nefeslerden, en büyük indirimlerden, biletlerden geçtik… sıcaktan, nemden, nemden tenimize yapışan pamuklu elbiselerden, sağ elimizde tuttuğumuz şemsiyelerden, kumlara basan çıplak ayaklarımızdan geçtik, düşen yaprakları topladık ve savurduk, film izledik ve uyuduk, yeni bir şarkı duyduk ve sevdik, rüyalarımızda o şarkıları o sahnelerde biz söyledik, kalpleri kırdık ve topladık, oyun oynadık, mızıkçılık yaptık, kahve içtik, kahveeee içmenin ne demek olduğunu anladık… çiçek topladık, çiçek aldık, çiçeklere baktık… üfleyen pencerelerde uçuşan perdelerin önünde, gök gürültüsünde yorganın altında çocuktuk, atılan bir bombada patladık, tiyatroya gittik, unuttuk ve karşılaştık. Dizi izledik, kaptırdık ve avunduk, televizyonu kapattık ve açtık, tüm fişleri çektik, suyu kapatıp çıktık evlerden, bavullar kaldırdık kaldırımlardan, bavullar gördük gidip gelen… sellere kapıldık, selde çaresizliği, depremi ve lavın içine aldığı sessizce yanan orman insanları gördük. Yeni bir dilden, yeni bir çalgıdan ve bir şeye başlayabilmeyi öğrenmekten geçtik. Yalnızlıktan ve sessizlik nedir onu hatırlayamamaktan, görememekten, duyamamaktan, anlatmaktan, anlaşılamamaktan, sabırlardan ve kitaplardan geçtik. Tam başındaydık, sonunu gördük, gözümüzü açtık ve kapattık, gözümüzü kapatıp açsak geçse dedik, gözümüzü kapatmaktan korktuk. Korkulardan, içine akan yaşlardan ve siyah gökyüzünden geçtik düşlere ve mavi gökyüzüne vardık.
Az bulutlu günlere…
Ceren'7ocak2011