14 Aralık 2010 Salı

romantik filmler geçidi

kız otobüse biner, koltuğunu bulur cam kenarı, hep yan koltuğunun boş olduğunu hayal ederek oturur koltuğuna, genellikle çaresiz genç anneler ve kucağında bebekleri, vurdumduymaz anneler ve haşarı çocukları, koluyla dürtükleyen orta yaşlı teyzeler ya da seyahate çıkmanın heyecan verici yükünü taşıyan üniversiteli bir genç bayan... yan koltukta biri vardır ve modernleşen, teknolojinin hat safhada olduğu otobüslerde çeşit çeşit filmler vardır. içi özlemle dolu olan kızın ilk atladığı cevap romantik komediler olur. bir hayal alemine dalmak üzeredir bir yandan tekerlekler kat ederken yolu, aklı olduğu yerde durmamaktadır, gittiği yolun sonunda filmin ortasına düşeceğini sanmaktadır.





bu karlı havada kısacık olan mesafe uzadıkça uzadığı için ardı ardına bir kaç romantik film izlediğim için iki gündür etkisinden kurtulamadım. filmler arasındaki ortak paydaları bulmak çok kolaydı. olay örgüsünün hep aynı olması, o romantik hem de oldukça kaba ve maço, o ilk başlayan nefret dolu anların kendini romantizme bırakışı falan... ama hep sevdim bu yinelenen filmleri, oyuncuların ve şehirlerin, ülkelerin farklı olmayışı bile, esas oğlanın aylak aylak dolaşması, espri anlayışı, kapanmayan eski bir yarasının oluşu, şarap içenin değil de hunharca bira şişesini deviren erkeğin kazanması oyunu... yine de sevdim. kendimi kızın yerine koymadan izlediğim filmlerden bunlar. biz o kız olmayacaktık; ama o erkek ortalamada aranıpta bulunamayan erkektir.

romantik filmler geçidinden bir çıkış, otobüsten iner kız.


Ceren'14aralık2010

12 Aralık 2010 Pazar

pencereden kar geliyor...

Yağmurun kara öykündüğü bir gündü. özlediği beyaz yolculuk gelmeliydi, geldi. Bir kadın camdan sokağı seyretti ve talihsizlik kuşunun başında döndüğünü düşündü. Acıyı hissetti sağ ayağında ve biraz metallerden bahsetti kendine. Bir adam uyuyordu, sol kolu uyuşup duruyordu, sinirlerini bozuyor, küçük beyaz bir leke gibi sızıyı içinde tutuyordu. Kadın araladığı perdeyi kapattı.

Bir çocuk yüzüne vuran keskin rüzgara her gün yeniden alışmaya çalışıyordu, gözü kapıda ha açıldı açılacak ve başka bir çocuk kapının kapanma sesini duyacaktı. Biri girecek diğeri çıkacaktı.
Bir kız soluk alırken zorlanıyordu, uğurladığı misafirlerin ardından kendini usulca bıraktığı yatağına. Yeni bir şeyler denediği hayatta kendi cesaretine hayretle bakıyordu. Bir bileğindeki genlerinden bir bilezik, diğer bileğindeki gümüş bir prangayı kıskandı.

Sarı, kıvırcık saçlı o kız rüya görüyordu.
Kömür karası gözlerini yuman o dilber şimdi ne yapıyordu?

Ceren '11aralık2010

8 Aralık 2010 Çarşamba

ruhumdaki çatışma

     
      Bu bir yol. Her zaman su gibi akmıyor. Önemli olan her şeye rağmen devam edebilmek. Hayatına sahip çıkabilmek.Ve bir yerlerden başlamak gerek... Başlamak içinde: radikal bir kararsa gerekli olan, cesurca almalı; hiç vakit kaybetmeden.
      Yine kalbimin; aklımın pençesinde kıvrandığı an'lardan birindeyim. Düşüncelerim isyanlarda, duygularımsa en güçlü nutuklarını atmakta. Aynayla her karşılaştığımda; gördüğüm bedenim değil: içimdeki çatışma...
Tam kendime kızmaktan vazgeçip, kabullenmeye başladığımı hissettiğim anda; şu sözü görüyorum:
"YIKIM, DÖNÜŞÜME GİDEN YOLDUR."
      Sonrasında uzun ve ketum bir sessizlik. Şimdi ise yeniden başa döndüm.
gülçin güler

4 Kasım 2010 Perşembe

şimdiki zaman...!

          Yakınıyorum sanma, sadece bir mısra ve sadece beğendim-O kadar-  Derin anlamlar arama altında, hüzünlüyüm bugün. İçimde garip bir sıkıntı, karmakarışığım.
         Korkuyorum, uçmak istiyorum, sakinleşmek, zıplamak, haykırmak, kavga etmek, saatlerce bisiklet sürmek, sabaha kadar dans etmek, içmek, temizlik yapmak, sürpriz yapmak ve gülmek istiyorum. İşte bu yüzden korkuyorum kendimden…Dengesiz ruh halim, isteklerimden belli olsa gerek; garibim bu ara. Dinlediğim şarkılar mı, uğraştığım şeyler mi, gittiğim yerler mi neydi beni garipleştiren. Belki boş yeredir, sebep aramam. Nedensizdir bu halim. Her zaman bir sebep mi olmalı tuhaflığıma. Zaten sıkıldım açıklamalardan, bunaldım, boğuldum.
      Yeniden, büyük bir değişimin tam ortasındayken ben, ket vurdum kendime… dalgınlaştım, sinirliyim hayata, içime atmaya başladım.  
Acilen ‘Beni’ kendimden kurtarmam gerek… 

22.10.2010 / Kaleiçi- Antalya 
Gülçin Güler

22 Ekim 2010 Cuma

heykel

Tahran Bienalinden

heykel

Penceredeki ayak gibi izliyorum sokağı
Bir heykelde.
Gideceğim buralardan diyorum
Kesik bir el gibi
Çok mu hayat istiyorum
Bedenime bir ruh
Siz uyurken geceleri
Açık gözlerime bir düş…

8haziran’2010/Ceren 

8 Ekim 2010 Cuma

kanaviçe

huzurun ayak sesleri nereden geliyor? bu ışık gerçekten mi orada? bu kısılıp kaldığımız kapandan çıkabilecek miyiz dediğimde insanların yüzünü akıtmasından usandım. birbirimize olumsuz düşünceden başka ilettiğimiz ne var ki. haber programlarını izlerken bugün içimde bir sıkıntı olduğunu farkettim, kimseye yardım edememek, oturup kalmak, birileri koşarken, sürünürken, tırmanırken, yorulduğu için uyuyup kalırken yatağında, terlerken, kolları bacakları ağrıdan sızlarken, balçığın içinde yuvarlanırken ve uçaklardan bırakılan yardım kolilerine el açmış beklerken çaresiz, unutulmuş ve terkedilmiş benim öylece oturup kalmam...
oturmadım yürüdüm... yürüdüm... hissettim hepsini içimde, kollarımda, beynimde. beklemedim ona doğru gittim. bir şeyler yaptım kendim için, onlar için. kendimi hafifletmek ve bir yandan da ayaklarıma taş bağlamak için. ilmek ilmek...

8Ekim'10 Ceren 

7 Ekim 2010 Perşembe

hayatı ertelemek!!!

Yaparım dediklerin, 
Yapamayacakların olmuş...
Hayat boyu kaybedip durmuşsun...!

örnek erteleme cümleleri;
- neyse bu kitabı haftaya okurum,
- spor yapmaya önümüzdeki ay başlamam daha iyi olur,
- ailemi görmeye diğer bayramda giderim,
- kuzenler toplanıyormuş neyse ben bir dahaki toplanmaya yetişirim,
- dil kursuna 2 ay sonra yazılırım,
- "aaa güzel bir filme benziyor" ama bu saatte sinemaya gidemem sonra giderim,
- bu akşam konsere ayırıcak zamanım yok ama söz bu grup bi daha geldiğinde mutlaka gidicem,
- bir enstirüman öğrenmeyi isterim ama şu sıralar zamanım kısıtlı ileriki yaşlarda inşallah...
..........vs....
derken bu liste uzar gider.?? daha sonraların, ertelemelerin sonu gelmez.
zaten ertelediğimiz, sonra yaparım dediğimiz ; hiç bir şeyi de yapamayız.
hayat öylesine, kuru kuru geçer gider...

Gülçin Güler

10 Ağustos 2010 Salı

sabretmek yeni bir başlangıçtır


öyle diyorum, sabrediyorum. hayatta bir çok şeye sabrediyorum, zamana, saatlerin tik taklarına, otobüsün dönen tekerlerine, salonda dönen pervaneye, kuş seslerine, su seslerine, yüzümden akan, nehir gibi yazdan ilkbahara taşan alnımın terine... bir çok zarf açıldı ve gördük içindekileri, bilmesek başka bir zarf atıldığını bize doğru, beklemesek onu keşke. bir elim diğer elime değer verse, aynadaki kirli, eskimiş, sıçramış lekelerde çoğalan bir an daha olmasa. yinelemesem keşke.
bu bir iç yangınıdır. sönecektir, öyle diyorum. 
ben bir arkadaş buldum içimde.

10Ağustos'Ceren 

30 Temmuz 2010 Cuma

ARKADAŞIM BADEM AĞACI

Sen ağaçların aptalı 
Ben insanların
Seni kandırır havalar
Beni sevdalar
Bir ılıman hava esmeye görsün
Düşünmeden gelecek karakış.
Açarsın çiçeklerini .
Bense hayra yorarım gördüğüm düşü...
Bir güler yüz, bir tatlı söz.
Açarım yüreğimi hemen
Yemişe durmadan çarpar seni karayel
Beni karasevda
Hem de bilerek kandırıldığımızı
Kaçıncı kez bağlanmışız bir olmaza
Koş desinler bize şaşkın
Sonu gelmese de hiç bir aşkın
Açalım yine de çiçeklerimizi
Senden yanayım arkadaşım
Havanı bulunca aç çiçeklerini
Nasıl açıyorsam yüreğimi
Belki bu kez kış olmaz
Bakarsın sevdan düş olmaz
Nasıl vermişsem kendimi son sevdama
Vur kendini sen de bu güzel havaya.
                                            AZİZ NESİN

(sevdiğim şiirlerden biri, Gülçin Güler)

7 Haziran 2010 Pazartesi

05.06.2010- Nazım Hikmet Kültür Merkezi / Kadıköy- İST. (fotoğraf: gülçin güler)


 YOLCULUK
Bir şair yolculuk ediyor 
      bir denizinde dünyamızın
           bakarak bir yıldıza.

Yolculuk ediyor şairin biri
      yıldızlardan birinde bir denizde
           bakarak dünyamıza.

Yolculuk ediyor şairler
       denizlerinde kâinatın
            bakarak birbirine.

                           NAZIM HİKMET

29 Mayıs 2010 Cumartesi

aklımdaki tilkiler

açıldı rahmin ağzı, düştüm dünyanın eline. yolumun üstünde bir kundak, içinde yeni bir gün. dünya aldı sırtına beni, savurdu. önümden, arkamdan ayrılmadı. gölgemin bir izi oldu. gölgemi kendine sakladı, savurdu beni. kızdı bana, sarkık yanaklarıma... kemiklerimin elmalarına gizlendi ve gamzem oldu. sevdi beni, parlak kirpiklerimi, çarpıp duran gözbebeğime.
düzensizce yazmayı seviyorum. sevdiğin düzensizlik içinde, en fazla düzeni kurmaya çalışanın da ben olduğumu daha yeni yükselen burcumdan öğrendim. doğumumla ilgili bir soru işareti var aklımda bir tilki. sayılan parmaklarım ve tutunmadığım gül memelere...
inerken, çıkarken merdivenlerden çöküşünü an be an izlediğim bir adamı gördüm. çiçekle başladığı hayatını, elinde kocaman, çiziktirilmiş kağıt parçasıyla, uzayan sakallarıyla bitiriyor. bir adamın çöküşü, bir yerde bir hayatın üstüne yağıyor olmalı şimdi. yazın nemli sıcağında, aniden kararan havanın ardından çıplak omzuma çarpan büyük hacimli ve soğuk yağmur taneleri gibi.
yavaş yavaş gitmeliyim bu yolları. dökülen incilerimi toplayıp, 
kaldırınca yüzümü karşımda minik, kırmızı bir kutu, açtım kapağını, duydum bana doğru koşan siyah atın nal seslerini. kapattım kutuyu, bir korku var içimde, aklımda bir tilki. koştum elimde kutuyla atın geldiği yöne doğru, kafamdaki madenci fenerini yaktım. ellerimi meşale yaptım. çarpıştım atımla, avcumun içini sürttüm siyah kalın kuyruğuna, beyaza boyadım. yere yavarlandım. sağ yanağım çizik içinde kaldı. kanadı. kanım kutuya bir şey anlatmaya çalıştı, kırmızı kutuda bana fısıldadı. geçtim geçmiş yollardan, varacağım yolların patikasındayım.


28.05.2010'Ceren 

19 Mayıs 2010 Çarşamba

yemeği kalbinde pişirenler



"julie and julia", blog yazarlarının, yemek yaparken sonsuz haz alanların, yemek yaparken hayatından yemeğe anılar katanların, yazarken bir yemek gibi lezzetli yazanların, yazmak isteyenlerin ve yazmayı düşünenlerin izlemesi gereken bir film bence. birkaç hafta önce izledim; 
ama hala bende biraz etkisi kaldı diyebilirim. pasta yapmayı çok seviyorum; tabii basit, kolay pastalar, hemen yenilip yutulan, 'çok hafifmiş' denilenlerden. filmdeki o çikolatalı pasta geçmişe götürdü beni, evdeki kırmızı kaplı, üzerinde 'kekler, pastalar' yazan ansiklopediye... hiç görmediğim harikulade pasta fotoğraflarına... benim ilgimi çeken tatlar bunlar; filmde herkesin ilginizi çekebilecek görsel lezzetler var.
19Mayıs'10/Ceren

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Gülçin Güler / 15.05.2010- Denizli Gazetesi

BU KADAR MI TAHAMMÜLSÜZ OLDUK!

“Olay, Adana merkez Çukurova ilçesi Kenan Evren Bulvarı üzerinde meydana geldi. (11 Mayıs 2010) Otomobilin içindeki Çağatay Güvercin (22) ve Ahmet Yıldırım (23), önlerinde seyrederken duran Mehmet K.'nın (26) kullandığı halk otobüsünün sürücüsünü korna çalarak hareket etmesi için uyardı. Bir süre sonra otomobil Kenan Evren Bulvarı'nın sonundaki kırmızı ışıkta beklerken, arkalarından gelen halk otobüsü sürücüsünün muavini ve aynı zamanda kardeşi olan Yunus K. (19), Ahmet Yıldırım ve Çağatay Güvercin ile korna çalma meselesi yüzünden tartışmaya başladı. Tartışmanın bıçaklı kavgaya dönüşmesi üzerine Ahmet Yıldırım kalbinden bıçaklandı. Yaralı genç çağrılan ambulansla Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi'ne kaldırılırken, olay yerinden kaçan şüpheli 2 kardeş polis tarafından yakalandı. Ağır yaralanan Ahmet Yıldırım, yapılan müdahaleye rağmen kurtarılamadı.”

Meseleye bakın ‘korna çalmak’. Böylesi küçücük bir konu yüzünden tartışma çıkması bile anormal olurken, üstüne birde ölümün olması inanılmaz.
Her gün yüzlerce böyle olay yaşanıyor. Bu kadar mı değersiz hayat? Bu kadar mı tahammülsüz olduk?
Ahmet askerden geleli üç ay olmuştu, daha hayatının baharında yenice başlıyordu gerçek yaşama… Bir sürü planı vardı yapılacak. Şimdi sözlerin tükendiği yerdeyim, çünkü ne desem boş, Ahmet hayatta değil.

Olay yaşadıktan birkaç saat sonra Adana’dan arkadaşım aradı. Çünkü kendisi Ahmet’in en yakınlarından biriydi. Tüm olanları ayrıntılarıyla anlattı. Çok üzgündü. İçini haykırırcasına döktü. Acı duyuyordu. Tüm aile, arkadaşları hepsi hastanedeydi. Teselli sözleri çok boş ve anlamsızdı o an, sadece dinledim.
Hiç uğruna öldü. Pırıl pırıl bakan gözleri artık sonsuzluğa kapandı. Ailesinin üstüne kara bulutlar çöktü. Evlat acısı sarstı en derinden. En yakın arkadaşı, hala kabullenemedi artık Ahmet’in hayatta olmadığını, daha önce hiç ağlamadığı kadar çok ağladı.
Karanlığa doğru gidiyor insanlık. Ölen nedensiz yere ölürken, öldürende neden katil olduğunu bilmiyor. Sabırsız oluyoruz, sonra en ufak olayda patlat veriyoruz. Şiddet duygularımız öyle güçlü beslenmiş ki; her yerde kanıtlamaya çalışıyoruz. Ölen öldüğüyle kalıyor, üzülen yine sevdiklerimiz oluyor. Ama işin garibi bu katil olan kişileri de bir aile yetiştiriyor.

Saldırgan, dengesiz, sinirli ve ruh hastası bir kuşak yetişmekte… Kendini ifade edemeyen, özgüvenden yoksun ve boş insanlar çoğalıyor. Kendilerini ifade etmenin tek yolunu; ahkam kesmekte, kabadayılık yapmakta, erkeklik taslamakta buluyorlar. Hepsine acıyorum. Bu saydıklarımı marifet bilip de, çocuklarını bu prensiplerle yetiştiren aileleri de kınıyorum.

Kavga etmek, öldürmek, bıçaklamak, dövmek, tecavüz etmek, işkence etmek ve daha bunlara benzer bir sürü sapkın davranış normalleşiyor. Çünkü o kadar çok yaşanır hale geldi ki, insanlar bu tip olayların yaşanmasını olası karşılıyorlar. Herkes, kendi yakınlarından birinin başına gelmedikçe umursamıyor böyle şeyleri. Halbuki o ölen kişinin de ailesi var, onu da seven insanlar var. İşin o kısmını düşünmüyor kimse. Mantık şu; “bana dokunmayan yılan…”

Her an, her şey yaşanabilir. Ahmet de 11 Mayısta her zamanki gibi bir güne başlamıştı. O gün bir magandanın, ‘korna çalma’ mevzusundan dolayı; kendisini öldüreceğini bilmiyordu. Hepimizin başına gelebilir. Orada Ahmet yerine bende olabilirdim, sizde olabilirdiniz.

7 Mayıs 2010 Cuma

HAYIRRRR!!!

- “Anlat.” dedi.
Kalakaldım öylece. Hem nerden başlayacağımı bilemedim hem de yabancıydı karşımdaki. İçimden sakince ve bir yandan da telaşla beşe kadar saydım; başladım anlatmaya…
- Sıkıldım, bunaldım her şeyden. Beni anlasınlar istiyorum. Artık çok yoruldum. İçime akan gözyaşlarımı fark etsinler. Sabrım tükendi. Son haddime geldim.
- Neden peki, örnek ver?
- Bazen bulunduğum ortamdan çok rahatsız oluyorum, mutsuz oluyorum. Yanımdaki insanlarda bunu anlasın ve beni orada bulunmak zorunda bırakmasın istiyorum. Sonuçta yüzüme bakan herkes mutsuz ifademi anlayabilir.
- Saçmalama, sen ifade etmedikçe insanlar seni anlamaz. Bazen bilinçli bir şekilde anlamazlar, bazen de gerçekten anlamazlar. Sen onların anlamasını beklersen, daha çok beklersin.
- (heyecanla lafa atladım)Ama annem, benim ses tonumdan bile ne hissettiğimi anlar. Eğer mutsuzsam hemen çözümünü bulur, beni hiç bir şey için zorlamaz.
- Kaçırdığın bir nokta var, diğer insanlar senin annen değil.( hafifçe güldü) Seni anlamak zorunda da değiller. Sen söylemedikçe, aklının içindekileri okumalarını bekledikçe; çıldırırsın, her şeye alınırsın. İçten içe yaşlanırsın.
- Of yaa… ben söyleyemiyorum işte! ANLASINLAR BENİ İSTİYORUM. Bıktım her şeyden. Yeter artık!

Döküldükçe ağladım. Nasılsa beni tanımıyordu. Bahsettiğim isimleri bilmiyordu. Rahatça anlattım. Sanki her şeyi ona anlatınca kurtulacakmış gibi hissettim. Önerilerini göz ardı etmedim. Bana “HAYIR” demeyi öğren dedi. “Anlamalarını bekleme sen anlat” dedi.
Ama en önemlisi “Bunar başıma İYİ NİYETİMDEN geliyor deyip de, kendini kandırma; çünkü sen her şeyin farkındasın, sadece ifade sorunun var” dedi. “Son olarak da, etrafındakileri kaybetme korkundan kurtul, bırak seni sen olduğun için sevenler yanında kalsın; diğerleri de giderse gitsin”

Dinledim. Anlattım. Yine dinledim, derken geçti zaman…
Şimdi odamdayım sakin ve huzurla düşünüyorum her şeyi… Haklıydı aslında, çözümler bende saklıydı ama ben şimdiye kadar ısrarla etrafımdakileri suçluyordum.
Yeni bir bakış açısıyla, farklı gözlerle bakmaya karar verdim. Ve avucumun içine kocaman “HAYIR” yazdım. Belli mi olur belki işe yarar!!!

Gülçin GÜLER / 07.05.2010

4 Mayıs 2010 Salı

acı bir türk kahvesinde şenlik

-->
Şöyle acı bir türk kahvesinin tadı nerde var ki?
El bileklerim hayattan alacaklı gibi kasılmış ve içerden dışarıya doğru yol bulmaya çalışan damarlarıma karşı savunuyor sanki beni. Bir şeyleri unutturur gibi sallanıyorlar ellerim kollarımdan aşağı, biz ellerimle pervasız bir şekilde yürümekteyiz, midem yaza odaklanamamış durumda yine, kalbim ise bir çocuğun hızında seyrediyor, tık tık… tık tık… ben bu yaşımda, gençliğimin baharında, ruhumdan içeri hapsettiğimde sevinci ve coşkuyu patlak veriyor mideme doğru. Kalbim sırtıma doğru bir baskı yapıyor. Bütün bunlar neden oluyor?’a gelecek olursak…  Antalya’da bir şenlik, festival, efendime söyleyeyim değişik bir bahardan yaza yatay geçiş durumları hakim. Her yerden bir maskot, her yerden bir mikrofon fırlıyor. Sokaklarda, terk edilmiş alanlarda ve üniversite dahil olmak üzere minik bir karnaval içinde, zaten adımımı attığım her noktada var olan benim dilimi konuşmayan insanlar varken karnavala ne hacet. Her şeyi bir yana bırakıp işte ben; içtiğim için şöyle acı bir türk kahvesi, bilincim açılıyor, sözcükler dökülüyor istemsiz olarak; ama diyorum asıl şenlik markaların gelip oyunlar üretmek adı altında kendi tanıtımlarını yaparken içimizdeki şenliği uyandıramadıkları gibi öğrencilerin kendi aralarında eğlenmesini engellemeleri cabası oluyor. Uzaktan oturup seyredince olanları eskimek, geçmiş, anımsamak, unutmak gibi di’li geçmiş zamanı belirten kelimelerle oynamak geliyor içimden, farenin tekerleğinde kendi kendine dönmesi gibi… bir acı kahvenin tadı işte!
4Nisan’10/Ceren 

26 Nisan 2010 Pazartesi

patlamış mısır

İsmailcem televizyon ödülleri yapılacağını duydum okan bayülgen'in krallığından birinde. derken antalya'da Atatürk Kültür Merkezi binasının dışına devasa bir "İsmail Cem Televizyon Ödülleri-Antalya-24 Nisan 2010" yazısı asmışlardı. uzaktan geçenler bile görebiliyordu. artık ilgim çekilmişti. halk oylamalarına katıldım. arkadaşlarımla paylaştım bu bilgileri, merak ettim durdum; çünkü sevdiğim sevmediğim bir çok oyuncuyu orada bir arada görebilme ihtimalim vardı. üç kişiyi götüreceklerdi geceye, bir de üç partner. gün geldi çattı. reklam panolarında Antalya'nın her açıdan kazanacağı yazıyordu. eve geldim heyecanla kazananlar listesinde adımı görmeyi umut ederken. acı gerçekle yüz yüze geldim. gidemiyordum. gülçin (blogdaşım) çareler aramaya girişti. çarenin biri gelin, ben hallederim bile dedi. hemen bir güzel giyindik, bihter'den eksik kalmamak için topuklu ayakkabılarımı da giydim. yürüdük yürüdük ve olay mahaline yaklaştık. in cin top oynuyor. binanın içi karanlık, kapıları kapalı. etrafta sadece 23 Nisan'dan unutulmuş çocuklar... şenlikleri... hemen güvenlik görevlisine sorduk. bize durumu kısaca izah etti. Ödül Töreni Mardan Palace da imiş. Mardan Palace ne yaa, hem halk oylaması yapıyorlar hemde halkın adını ağzına alamayacağı bir otelde yapılıyor gece. günlerden 24 Nisan 2010 ve biz patlamış mısıra döndük. eve erken dönersek geceye katılamadığımızı ve içimizdeki yanan ateşi göreceklerdi. metin olmaya çalışmak için pastayla taçlandırmak istedik bu geceyi, pasta bayattııııı... çatal girmiyordu bile. başımız önümüzde döndük, alıştıra alıştıra anlattık olanları ve elimizde tuzsuz diyet çekirdeklerle geceyi televizyondan canlı olarak izledik. amannn... iyi ki gitmemişiz, hiçççççç beğenmedddimm. hııh.!!

26Nisan'10/Ceren

22 Nisan 2010 Perşembe

19 Nisan 2010 Pazartesi

Birhan K.

güzel bir gün. uykum çook. geçen gün şair kadınım Birhan Keskin'in son kitabı "Soğuk Kazı"'sını almıştım. bir elimde kitap, bir elimde dondurma oturuyordum bir bankta. kitabın kapağını heyecandan açamamıştım. kitabın çıktığı ilk gündü, 8 Nisan. yolculuğa çıkacağım bir gün kitabı yanıma alıp tek başıma kulağımda müzikle okumaya, sindirmeye çalışacaktım. bulamadım. kitabımı bulamadım. talan ettim evi. bulaaaamaaadıımmm. ağlamaklı oldum. şimdi yeniden kitap almaya gitmeliyim. düğümlendi kaldı boğazımda. ama artık okuduğumda daha anlamlı olacak. iki kat  fazla dolacak ciğerlerim şiirinle Birhan.
ilk kez Birhan'ı 4 yıl önce (2006) 21 Mart Dünya Şiir Günü'nde 10. Altın Portakal Şiir Ödülü'nü alırken gördüm. son görüşümdü. kısa, oğlan çocuğu saçlarıyla, lacivert, parlak pelerini, altın gibi ışıldayan düğmeleriyle, sahnede okudu kendi şiirini. içimdekileri suyun üstüne dökmemi sağladı. yüzdüler... yüzdüler... bir gün varmak için bir yere. güzel şarkılarla, güzel bir koltukta, ayaklarımı uzatarak, bir yanımda türk kahvesiyle seni okumak için sabırsızlanıyorum şimdi. büyük kız kardeşim Birhan'a saygılarımla.

19Nisan'10/Ceren 

17 Nisan 2010 Cumartesi

İNSANA DAİR...

Düşünmek, yazmak, konuşmak, okumak… İnsana özgü temel niteliklerin başında gelir bunlar…

Hangisini ne kadar yapıyoruz tartışılır?
Konuşma’dan başlarsak eğer; bizim toplumumuzda bu niteliklerden içinde en çok sevileni budur. Neden? Çünkü hiç emek sarf etmeden, küçük bir dil hareketi ile ağzımıza geleni söyleyivermek çok kolay oluyor. Zaten herkes başkalarının işine, burnunu sokmaya her daim hazır olduğu için; konuşacak yer arıyor. O yeri bulduğunda da hiç susmuyor.


Konuşan kişi devamlı kendi anlattığına yoğunlaşıyor zaten karşısındaki de dinlemeyi bilmediği için anlatılanın pek bir önemi olmuyor. Dinleyen gerçekten dinlemiyor, içten içe kendi söyleyeceklerini hazırlıyor. Mantıklı biri uzaktan konuşmayı dinlese ne kadar saçma olduğunu hemen anlayabiliyor. Herkes kendini gösterme çabasında konuşuyor da konuşuyor. Söz ağızdan çıktı mı geri de alınmıyor. Tabi bundan dolayı da en yakınlar bile düşman olabiliyor. Halbuki biraz çenelerini tutsalar, sonradan pişman olmaktansa; birazcık dillerine hâkim olsalar, her şey çok güzel olacak.


Gelelim ‘yazma’ ya… Yazmayı bilen herkes yazabilir, bu doğuştan gelen bir yetenek değildir. Kiminin yazdığı güzel olur, kiminin kötü olur. Yazdıkça gelişir, güzelleşir. Yazmak bir terapi gibidir, ruhu ferahlatır, aydınlığa götürür. Yazarken, içinizdekileri dışarı attıkça hafiflersiniz; başka pencereden bakarsınız. Okul sıralarında, öğretmenlerin iteklemesiyle zorla yazdığınız yazılardan bahsetmiyorum. İçinizden gelerek yazmaktan bahsediyorum.


Mesela güzel bir gün geçirdiniz, ne yazık ki zaman içinde ayrıntılar unutulmaya mahkumlar… Ama yazıya döktüğünüzde her an açıp bakabilir ve o anı yeniden hatırlayabilirsiniz. Ya da bir haber izlediniz ve o an içinizdeki köşe yazarı birden ortaya çıktı. Hemen alın kağıdı kalemi döktürün yazıyı… Kötü olacak diye endişe etmeyin, çünkü zaten güzel olan o amatörlükle yazmanız.


Okumak’ dünyanın en güzel şeyidir. Oturduğunuz yerden bambaşka alemlere götürür sizi ve geri dönmeyi bazen hiç istemezsiniz. Hayal gücünüzü sonuna kadar genişletir. Emek ister ama karşılığını fazlasıyla verir. Sabretmeyi öğretir, merak duygusunu canlandırır, her satırda yeni bir şey daha öğretir. Okudukça daha çok bilirsiniz, daha çok bildikçe; kendinize olan güveniniz artar. Okumayanlardan farklı bakarsınız ve farklı görürsünüz dünyayı. Bizim toplumumuzda gerçekten okuyan insan sayısı çok az ama umut ediyorum artacaktır.


Descartes’in ünlü sözüyle başlamak istiyorum: “Düşünüyorum öyleyse varım” demiş düşünür. O zaman birçoğumuz ‘yok’uz aslında. Artık insanlarımız vazgeçti düşünmekten, daha doğrusu vazgeçirildiler. Öyle bir sistem ki; “düşünmeden yaşa” diyor sana. Eğer sorgulamaya kalkarsan da, anında susturuluyorsun.


Bilinçli olarak düşünmemeyi tercih edenlerimiz de var ama sadece kendilerini kandırıyorlar. Belki onların seçtiği yol daha iyidir diye denemeye çalıştım ama beceremedim. Çünkü etrafta çatışmalar olurken, kendimi tozpembe bakmaya mecbur edemedim. Bakamam, aslında kimse bakamaz. Sadece öyleymiş gibi yapar. Sonra da kendini bu oyunun içinde kaybeder ve maddi çıkarlarının peşinde ömrünü feda eder.


Toplum olarak, gerçek anlamda düşünmeye ihtiyacımız var. Bu insani özeliklerimizi doğru kullanmaya özen göstermeliyiz. “Söz gümüşse sukut altındır”, “Çok okuyan çok bilir”, “İki düşün bir konuş” diyerek bugünkü yazımı özlü sözler eşliğinde sonlandırıyorum.

Gülçin Güler / 17.04.2010 - DENİZLİ GAZETESİ

13 Nisan 2010 Salı

hezeyan

Biraz bunalmış durumdayım, beynimin içinde sağa sola çarpan cisimler söz konusu ve peynirli bir poğaça ile yetinmeye çalışan midem, artık bana sesleniyor. git diyor, çık o binadan, uzaklaş, koş...kooşşş...ve güm! duvara tosluyorum, içime dolan sevinç garip bir biçimde koflaşıyor. gözümden de belli oluyormuş, öyle dediler. evet her gün aynı olamaz biliyorum; ruhumun, bedenimin gündemi her gün değişecektir bunu da biliyorum. ama açtığım umut penceresini bugün tak diye kapattım ve camları aşağı indi. işte bunu anlamıyorum. hemen yenilgi moduna girip, hezeyana düşüyorum. 

Yemek yemenin, su içmenin, solumanın bir güzelliği olan bu hayatta, attığımız her adımı değerli kılanın ve adımımızı götürüp çukura da basanın biz, kendimiz olduğumuzun ayırdına varamadığımız için bazen böyle daralmalar yaşadığımızı düşünüyorum. 
kimseyi suçlayamam.

Ceren

12 Nisan 2010 Pazartesi

yolculuk 1

Hayatın bir ünitesini daha bitirmek üzereyim. Kaynakları unutmadan ekleyeyim diyorum. Çok karlı günlerin ardından, sarp dağlarda kaybolan mucize adamın* sessizliğinde çok daha karlı bir gündeyiz. Yüzüme güneş vurmadan yazamadığım bir gündeyim. Ellerimin kuruyup çirkinleştiği, çoktan seçmeli bir yaşam sınavından çıkmışım gidiyorum. 
Bugün yanlış seslendirmeler yapmadan kuşlara bavulumda “annemin boğazından geçmeyenlerle” bir yolculuktayım. Sesler mutasıp bir genç kız gibi, gözü önünde bekliyor. Kargaşanın içinde gitmeye öyle alışmışım ki… bacağımda bebek kusmuğu olmadan gidemeyeceğim sanki. 
Bugün geçmişten gelen bir sesle uyandım. Hayretler içindeydim. Bir köpek gördüm, ona korkmadığımı gösterdim, hatta biraz sevdim. Geçmişten gelen bir cisme çarptım, gülümsedim. ‘Unutulmamak’ dedim ne güzel bir çocuktur. Kıvırcık saçlı kız senin masalar üzerinde dans edişin gözümün önüne geldi, sonra kesif bir koku burnumda lavabodan gelen, her evde olan, aile yapan… 
İstiflenmiş zeytin tenekeleri içinde bir sardunya çiçeğiyim. Bir pencere önünde, köy evindeyim, içimde incir ağacı olmak hevesiyle pembe renkteyim. Ah! Bitti sandığım mürekkepler, ıslandı ve yazdı. 

29Mart’09/Ceren 

10 Nisan 2010 Cumartesi

dağ

özenmiş gibi yaptım dağlara, dağların rengine. topraklar, çalılar, eriklerin çiçekleri ve parçalanmış taşlar bordoydu; aşkın bir renk koyusu ya da tam kendisi. durduğumuz yeri beğendim. seninle baktığımız bu kıyıyı, seninle birbirimize baktığımız ve artık yeni bir yüzden başka benliğimizi gördüğümüz bu kıyıda. benden oluk oluk akan bu nehir bu denize akıyor, senin ufkundan doğan güneşi selamlıyor. sana çok fazla bulandığım bir yerdeyim. bu yerde huzursuzum, korkmuş gibi çırpınıyor içimde bir kanatlı karınca, yakıyor bir de.

Şubat'10/Ceren 

erguvan

ben erguvanları severim
gecenin bu saatinde
çiçeğin katlandığı yerden
açılırken ki türküsünü
çiçeğimin su diye...
sana meyildendiğini görüp
özüne aldığı için seni
o çiçekleri yüreğime takabilirim.
02.02.2007/Ceren 

7 Nisan 2010 Çarşamba

kutunun bir bölmesi


karalanmış duvarları kesiyorum.
burada bulunuşumun amacı, seni beklemek değil, seninle oturmak.
burada oturup seninle hayattan ve aşktan bahsetmek...
seninle konuşan insanlara imrenmek değil, seninle konuşmak.
üstüne geliyordur burada her şey kedilerin, çok şey duydum onlar hakkında,
duyduklarımı oldukları yerden kesiyorum.
burası çok sigara içilen bir kent, çok içilen, bardaklarca devrilen bir kent. burası kimin evi olduğu bilinmeyen bir bölme. kutunun bir bölmesi... çok fazla insan gelmeye ve müzik artık melodik gelmemeye başladı. buradan çıkmak için kendimi, sürüklediğim ağır yolculuktan, buradan çıkmayarak aşıyorum.
kendime kelimeler üretmeye çalışıyorum. bir şeyler yazmak adına birkaç kelime türetmeye...
Gözümün içine bakıyor, git buradan diye aynada kendi kendine konuşuyor suretim. bir örtü buldum yerde parçalanmaya yüz tutmuş, kirli ve kokuşmuş. o örtüyü bıraktım usulca aynanın üstüne. kendimi görmekten, kendimi bulmaktan kurtulduğum bu kentte; bana benzeyen, kendinden kurtulmaya çalışan başka bir var olan var. var olan bana doğru yaklaşır ve der ki... "var olmanın sinsi sessizliğinde oturuyorsun".
radyonun artık frekanslarının bozulduğunu ona söylemem lazım.
çok seviyoruz bu yağmurlu günleri hep beraber. hep birlikte bu sularda boğulmaya çalışıyoruz. hep birlikte bir kayık bulduğumuzu düşünüyoruz. hiçbir şey yapmıyoruz. senle ben düşünüyoruz ve ben daha çok dertleniyorum. ben bir nebze vicdanıma dokunuyorum. sen biraz daha fazla kahve kokuyorsun.
sen yanımdan geçerken yüzümdeki istemsiz kasılmayı hissettin mi, yanaklarımın şiştiğini, elmacık kemiklerimin kızardığını, yüzümde çizgilerin belirdiğini, gülümsediğimi, sevdiğimi.
ceren

31 Mart 2010 Çarşamba

merhaba

çok heyecanlıyız, iki kafadar bir blog içine nasıl sığar görücez hep beraber. o kadar adiliz ki cümleleri bile sırayla kuruyoruz. ben elif ceren... sıra gülçin güler de, görüşmek üzere...
ismini bile uzun saatler tartışarak bulduğumuz bu blog için; bir sürü hayal kurduk, zamanla hepsini sizinle paylaşacağız.
neden bu ismi seçtik derseniz:
yıllardır ortak ya da farklı ilgi alanlarımızla bir arada olduk. hem bu duyguyu hem de bunun gerçekliğini paylaşmak içindir bu isim.

hoş geldik.

*yazı karakterleri kişiliğimizi yansıtsın istedik. bundan sonra düz duran, inatçı yazılar gülçin'in,
hafif melankolik, yana yatık yazılar da cerenin... olur da paylaşımlarımızın altına ismimizi yazmayı unutursak, çilinnk!! yazı stilinden anlarsınız.