29 Mayıs 2010 Cumartesi

aklımdaki tilkiler

açıldı rahmin ağzı, düştüm dünyanın eline. yolumun üstünde bir kundak, içinde yeni bir gün. dünya aldı sırtına beni, savurdu. önümden, arkamdan ayrılmadı. gölgemin bir izi oldu. gölgemi kendine sakladı, savurdu beni. kızdı bana, sarkık yanaklarıma... kemiklerimin elmalarına gizlendi ve gamzem oldu. sevdi beni, parlak kirpiklerimi, çarpıp duran gözbebeğime.
düzensizce yazmayı seviyorum. sevdiğin düzensizlik içinde, en fazla düzeni kurmaya çalışanın da ben olduğumu daha yeni yükselen burcumdan öğrendim. doğumumla ilgili bir soru işareti var aklımda bir tilki. sayılan parmaklarım ve tutunmadığım gül memelere...
inerken, çıkarken merdivenlerden çöküşünü an be an izlediğim bir adamı gördüm. çiçekle başladığı hayatını, elinde kocaman, çiziktirilmiş kağıt parçasıyla, uzayan sakallarıyla bitiriyor. bir adamın çöküşü, bir yerde bir hayatın üstüne yağıyor olmalı şimdi. yazın nemli sıcağında, aniden kararan havanın ardından çıplak omzuma çarpan büyük hacimli ve soğuk yağmur taneleri gibi.
yavaş yavaş gitmeliyim bu yolları. dökülen incilerimi toplayıp, 
kaldırınca yüzümü karşımda minik, kırmızı bir kutu, açtım kapağını, duydum bana doğru koşan siyah atın nal seslerini. kapattım kutuyu, bir korku var içimde, aklımda bir tilki. koştum elimde kutuyla atın geldiği yöne doğru, kafamdaki madenci fenerini yaktım. ellerimi meşale yaptım. çarpıştım atımla, avcumun içini sürttüm siyah kalın kuyruğuna, beyaza boyadım. yere yavarlandım. sağ yanağım çizik içinde kaldı. kanadı. kanım kutuya bir şey anlatmaya çalıştı, kırmızı kutuda bana fısıldadı. geçtim geçmiş yollardan, varacağım yolların patikasındayım.


28.05.2010'Ceren 

19 Mayıs 2010 Çarşamba

yemeği kalbinde pişirenler



"julie and julia", blog yazarlarının, yemek yaparken sonsuz haz alanların, yemek yaparken hayatından yemeğe anılar katanların, yazarken bir yemek gibi lezzetli yazanların, yazmak isteyenlerin ve yazmayı düşünenlerin izlemesi gereken bir film bence. birkaç hafta önce izledim; 
ama hala bende biraz etkisi kaldı diyebilirim. pasta yapmayı çok seviyorum; tabii basit, kolay pastalar, hemen yenilip yutulan, 'çok hafifmiş' denilenlerden. filmdeki o çikolatalı pasta geçmişe götürdü beni, evdeki kırmızı kaplı, üzerinde 'kekler, pastalar' yazan ansiklopediye... hiç görmediğim harikulade pasta fotoğraflarına... benim ilgimi çeken tatlar bunlar; filmde herkesin ilginizi çekebilecek görsel lezzetler var.
19Mayıs'10/Ceren

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Gülçin Güler / 15.05.2010- Denizli Gazetesi

BU KADAR MI TAHAMMÜLSÜZ OLDUK!

“Olay, Adana merkez Çukurova ilçesi Kenan Evren Bulvarı üzerinde meydana geldi. (11 Mayıs 2010) Otomobilin içindeki Çağatay Güvercin (22) ve Ahmet Yıldırım (23), önlerinde seyrederken duran Mehmet K.'nın (26) kullandığı halk otobüsünün sürücüsünü korna çalarak hareket etmesi için uyardı. Bir süre sonra otomobil Kenan Evren Bulvarı'nın sonundaki kırmızı ışıkta beklerken, arkalarından gelen halk otobüsü sürücüsünün muavini ve aynı zamanda kardeşi olan Yunus K. (19), Ahmet Yıldırım ve Çağatay Güvercin ile korna çalma meselesi yüzünden tartışmaya başladı. Tartışmanın bıçaklı kavgaya dönüşmesi üzerine Ahmet Yıldırım kalbinden bıçaklandı. Yaralı genç çağrılan ambulansla Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi'ne kaldırılırken, olay yerinden kaçan şüpheli 2 kardeş polis tarafından yakalandı. Ağır yaralanan Ahmet Yıldırım, yapılan müdahaleye rağmen kurtarılamadı.”

Meseleye bakın ‘korna çalmak’. Böylesi küçücük bir konu yüzünden tartışma çıkması bile anormal olurken, üstüne birde ölümün olması inanılmaz.
Her gün yüzlerce böyle olay yaşanıyor. Bu kadar mı değersiz hayat? Bu kadar mı tahammülsüz olduk?
Ahmet askerden geleli üç ay olmuştu, daha hayatının baharında yenice başlıyordu gerçek yaşama… Bir sürü planı vardı yapılacak. Şimdi sözlerin tükendiği yerdeyim, çünkü ne desem boş, Ahmet hayatta değil.

Olay yaşadıktan birkaç saat sonra Adana’dan arkadaşım aradı. Çünkü kendisi Ahmet’in en yakınlarından biriydi. Tüm olanları ayrıntılarıyla anlattı. Çok üzgündü. İçini haykırırcasına döktü. Acı duyuyordu. Tüm aile, arkadaşları hepsi hastanedeydi. Teselli sözleri çok boş ve anlamsızdı o an, sadece dinledim.
Hiç uğruna öldü. Pırıl pırıl bakan gözleri artık sonsuzluğa kapandı. Ailesinin üstüne kara bulutlar çöktü. Evlat acısı sarstı en derinden. En yakın arkadaşı, hala kabullenemedi artık Ahmet’in hayatta olmadığını, daha önce hiç ağlamadığı kadar çok ağladı.
Karanlığa doğru gidiyor insanlık. Ölen nedensiz yere ölürken, öldürende neden katil olduğunu bilmiyor. Sabırsız oluyoruz, sonra en ufak olayda patlat veriyoruz. Şiddet duygularımız öyle güçlü beslenmiş ki; her yerde kanıtlamaya çalışıyoruz. Ölen öldüğüyle kalıyor, üzülen yine sevdiklerimiz oluyor. Ama işin garibi bu katil olan kişileri de bir aile yetiştiriyor.

Saldırgan, dengesiz, sinirli ve ruh hastası bir kuşak yetişmekte… Kendini ifade edemeyen, özgüvenden yoksun ve boş insanlar çoğalıyor. Kendilerini ifade etmenin tek yolunu; ahkam kesmekte, kabadayılık yapmakta, erkeklik taslamakta buluyorlar. Hepsine acıyorum. Bu saydıklarımı marifet bilip de, çocuklarını bu prensiplerle yetiştiren aileleri de kınıyorum.

Kavga etmek, öldürmek, bıçaklamak, dövmek, tecavüz etmek, işkence etmek ve daha bunlara benzer bir sürü sapkın davranış normalleşiyor. Çünkü o kadar çok yaşanır hale geldi ki, insanlar bu tip olayların yaşanmasını olası karşılıyorlar. Herkes, kendi yakınlarından birinin başına gelmedikçe umursamıyor böyle şeyleri. Halbuki o ölen kişinin de ailesi var, onu da seven insanlar var. İşin o kısmını düşünmüyor kimse. Mantık şu; “bana dokunmayan yılan…”

Her an, her şey yaşanabilir. Ahmet de 11 Mayısta her zamanki gibi bir güne başlamıştı. O gün bir magandanın, ‘korna çalma’ mevzusundan dolayı; kendisini öldüreceğini bilmiyordu. Hepimizin başına gelebilir. Orada Ahmet yerine bende olabilirdim, sizde olabilirdiniz.

7 Mayıs 2010 Cuma

HAYIRRRR!!!

- “Anlat.” dedi.
Kalakaldım öylece. Hem nerden başlayacağımı bilemedim hem de yabancıydı karşımdaki. İçimden sakince ve bir yandan da telaşla beşe kadar saydım; başladım anlatmaya…
- Sıkıldım, bunaldım her şeyden. Beni anlasınlar istiyorum. Artık çok yoruldum. İçime akan gözyaşlarımı fark etsinler. Sabrım tükendi. Son haddime geldim.
- Neden peki, örnek ver?
- Bazen bulunduğum ortamdan çok rahatsız oluyorum, mutsuz oluyorum. Yanımdaki insanlarda bunu anlasın ve beni orada bulunmak zorunda bırakmasın istiyorum. Sonuçta yüzüme bakan herkes mutsuz ifademi anlayabilir.
- Saçmalama, sen ifade etmedikçe insanlar seni anlamaz. Bazen bilinçli bir şekilde anlamazlar, bazen de gerçekten anlamazlar. Sen onların anlamasını beklersen, daha çok beklersin.
- (heyecanla lafa atladım)Ama annem, benim ses tonumdan bile ne hissettiğimi anlar. Eğer mutsuzsam hemen çözümünü bulur, beni hiç bir şey için zorlamaz.
- Kaçırdığın bir nokta var, diğer insanlar senin annen değil.( hafifçe güldü) Seni anlamak zorunda da değiller. Sen söylemedikçe, aklının içindekileri okumalarını bekledikçe; çıldırırsın, her şeye alınırsın. İçten içe yaşlanırsın.
- Of yaa… ben söyleyemiyorum işte! ANLASINLAR BENİ İSTİYORUM. Bıktım her şeyden. Yeter artık!

Döküldükçe ağladım. Nasılsa beni tanımıyordu. Bahsettiğim isimleri bilmiyordu. Rahatça anlattım. Sanki her şeyi ona anlatınca kurtulacakmış gibi hissettim. Önerilerini göz ardı etmedim. Bana “HAYIR” demeyi öğren dedi. “Anlamalarını bekleme sen anlat” dedi.
Ama en önemlisi “Bunar başıma İYİ NİYETİMDEN geliyor deyip de, kendini kandırma; çünkü sen her şeyin farkındasın, sadece ifade sorunun var” dedi. “Son olarak da, etrafındakileri kaybetme korkundan kurtul, bırak seni sen olduğun için sevenler yanında kalsın; diğerleri de giderse gitsin”

Dinledim. Anlattım. Yine dinledim, derken geçti zaman…
Şimdi odamdayım sakin ve huzurla düşünüyorum her şeyi… Haklıydı aslında, çözümler bende saklıydı ama ben şimdiye kadar ısrarla etrafımdakileri suçluyordum.
Yeni bir bakış açısıyla, farklı gözlerle bakmaya karar verdim. Ve avucumun içine kocaman “HAYIR” yazdım. Belli mi olur belki işe yarar!!!

Gülçin GÜLER / 07.05.2010

4 Mayıs 2010 Salı

acı bir türk kahvesinde şenlik

-->
Şöyle acı bir türk kahvesinin tadı nerde var ki?
El bileklerim hayattan alacaklı gibi kasılmış ve içerden dışarıya doğru yol bulmaya çalışan damarlarıma karşı savunuyor sanki beni. Bir şeyleri unutturur gibi sallanıyorlar ellerim kollarımdan aşağı, biz ellerimle pervasız bir şekilde yürümekteyiz, midem yaza odaklanamamış durumda yine, kalbim ise bir çocuğun hızında seyrediyor, tık tık… tık tık… ben bu yaşımda, gençliğimin baharında, ruhumdan içeri hapsettiğimde sevinci ve coşkuyu patlak veriyor mideme doğru. Kalbim sırtıma doğru bir baskı yapıyor. Bütün bunlar neden oluyor?’a gelecek olursak…  Antalya’da bir şenlik, festival, efendime söyleyeyim değişik bir bahardan yaza yatay geçiş durumları hakim. Her yerden bir maskot, her yerden bir mikrofon fırlıyor. Sokaklarda, terk edilmiş alanlarda ve üniversite dahil olmak üzere minik bir karnaval içinde, zaten adımımı attığım her noktada var olan benim dilimi konuşmayan insanlar varken karnavala ne hacet. Her şeyi bir yana bırakıp işte ben; içtiğim için şöyle acı bir türk kahvesi, bilincim açılıyor, sözcükler dökülüyor istemsiz olarak; ama diyorum asıl şenlik markaların gelip oyunlar üretmek adı altında kendi tanıtımlarını yaparken içimizdeki şenliği uyandıramadıkları gibi öğrencilerin kendi aralarında eğlenmesini engellemeleri cabası oluyor. Uzaktan oturup seyredince olanları eskimek, geçmiş, anımsamak, unutmak gibi di’li geçmiş zamanı belirten kelimelerle oynamak geliyor içimden, farenin tekerleğinde kendi kendine dönmesi gibi… bir acı kahvenin tadı işte!
4Nisan’10/Ceren