…Herşeyden evvel
mutlak bir samimilik taraftarıyım. İnsan her şeyi açıkça söyleyemedikten sonra
neden yazı yazsın? (A. Hamdi Tanpınar)
Kendi içimde
kavram kargaşası yaşadığım şu günlerde bana en iyi gelen aktivitenin okumak ve
yazmaktan ibaret olduğunu anladığım an da, esasında temel sorunun ne olduğunu
da buldum. Bu yolculuğa başladığımda ki hisler ve hedeflerle şu an bulunduğum
noktanın pek de bir alakası yoktu. Esasında dolaylı yoldan var(!) fakat mesele
şu ki; sanki hedefe giden yolu şaşırıp ara sokaklarda kaybolmuş gibiyim. Ve
Hayat Hanım’ın her cümlesi aklıma kazınmış gibi… “Zeminini kaybetme Gülçin,
orada geçirdiğin her fazladan gün seni biraz daha uzaklaştıracak, sen buranın
insanısın. Burada güneş gibi parlarsın fakat orada sistemin içinde kaybolur
gidersin. Emeklerini hiçe say demiyorum fakat zamanı geldiğinde, gerekli
adımı korkmadan at ve arkana bile bakma! Şimdi zaman öğrendiklerini harmanlama
ve aktarma zamanı…” demişti.
Koyusiyah’tan ne
çok şey öğrendim, orada geçirdiğim her günü özlüyorum ve düşlüyorum. 20’li
yaşlarımın başlarına tekabül eder Koyusiyah maceramın başlangıcı, aklımda ve kalbimde fırtınaların
koptuğu o yaşlarda, dinginliği öğrendiğim yerdi o minik kahve… Bir türlü doğru
çekmeceye yerleştiremediğim binlerce şey vardı aklımda, orada geçirdiğim
saatlerde öğrendim; hangi bilgi nerede doğru saklanır. Gerçi ilk zamanlar pek
konuşmazdı Ruşen Bey… İş ile alakalı bir şeyler sorduğumda ise kısa cevaplar
verirdi onun dışındaki sorumlarımla muhatap bile olmazdı. Zaman zaman
hafif bir gülümseme belirirdi yüzünde fakat çok kısa bir an olduğu için gerçek
mi yoksa hayal mi olduğunu anlayamazdım. Ne aksi adam diye düşünürdüm içimden.
Gelelim Hayat
Hanım’a; onun bambaşka bir çizgisi vardı. Bir insana ismi ancak bu kadar
yakışabilirdi, “Hayat” gibi bir kadındı. Ruşen Beyin aksine hep gülümseyen ve
herkesle çok rahat iletişim kurabilen bir insandı. Bazen hiç beklemediğim bir
an da bir cümle kurardı ve arkasında gözlerimin içine derin derin bakıp
gülümserdi. Ardından ben o cümleleri günlerce düşünürdüm. Zaman içerisinde
birbirimizi daha iyi anlamaya başladık. Hayat Hanım’ın sohbetlerini dört gözle
bekler olmuştum, hatta bazı zamanlar İstanbul’a gidip birkaç hafta
gelmediğinde; Ruşen Beyin ağzından laf almaya çalışıp ne zaman döneceğini öğrenmeye
uğraşırdım. Bu esna da huysuz Ruşen Beyle de aramızda ki duvarlar kırılmaya
başlamış ve konuşur hala gelmiştik. Gerçi o beni pek ciddiye almazdı ama ben
yine de konuşurdum, o tasavvuf kitaplarından bahseder bende okuldaki dersleri
anlatırdım. Sonra sonra onun bana önerdiği kitapları da okumaya başladım. İşte
tam o zamanlar da kahve de hep beraber dergi çıkarmaya karar verdik ve
dergimizin temel odak noktası da ‘Köy Enstitüleri’ ve bizim ileri de açacağımız
Karamanlı Enstitüsü idi. Herkesin minik katkılarıyla aylık dergilerimizi
çıkartmaya başlamıştık bile… ilerleyen süreçte kahvenin bir köşesinde bitki
çaylarını koyduğumuz yerin hemen altına küçük bir kitaplık yapmıştık, hatta
kitapları ilk yerleştirdiğim günü hiç unutmam; heyecandan tekrar tekrar dizip,
tüm günümü o kitaplığın önünde geçirmiştim.
Öyle böyle geçti
günler… Antalya’ya, dolayısıyla Koyusiyah’a da veda etme zamanım geldi çattı. Güneşli
bir gündü, Meltem de ki evimizin balkonunda Ceren ve Kaderle güzel bir kahvaltı yapmıştık. Sonra hazırlanıp Kaleiçine doğru yola koyuldum. Kahve’ye ulaştığımda
boğazım düğüm düğümdü. Hayat Hanım’a sımsıkı sarıldım, o da sarıldı; tüm
samimiyetiyle baktı gözlerime ve hafifçe gülümsedi “Güzel haberlerini bekliyorum. Biz hep
buradayız, Koyusiyah ve Boncuk’ta hep burada… Hoşça kal…” dedi. Sıra geldi
Ruşen Bey’e veda etmeye, o’na son bir sorum daha vardı ve giderayak onu da
sormuştum. Sorunun ne olduğunu hatırlamıyorum fakat bu sefer cevapladı diyeceğimi sanıyorsanız, yanılıyorsunuz; dedi ki:
“İnsan 30 yaşından sonra insan olur, daha zamanın var Gülçin… Zamanı geldiğinde
yani büyüdüğünde sorularınla tekrar gel.” Sonuç itibariyle yine cevap yok, hiç şaşırmadım. Bütün bu süreçte, Ruşen Bey'i olduğu gibi kabullenmeyi öğrendim. 30 yaşımı geçer geçmez, ilk işim biriktirdiğim sorularımla tekrar gitmek olacak; belki beni bu sefer cevaplar... Kim bilir!
Geçtiğimiz Kasım
ayında Koyusiyah’ı ziyarete gittim, Ruşen beyin sağlık durumu vesilesiyle
gitmiştim. O’nu görene kadar aklımda o kadar çok senaryolar yazmıştım ki! Şu an
düşününce kendim bile inanamıyorum. Çok korktum… Sonra ikisini beraber görünce,
içim ferahladı, nerdeyse 1 aydır ciğerlerime oksijen gitmemiş gibiydi, Ruşen
Bey’in iyi olduğunu ve Hayat Hanım’ın gülümsemesini görünce kalbimin atışları
bile normale dönmüştü sanki. Nitekim çok uzun saatlerimiz olmadı fakat kısacık günümüze
bile o kadar çok kahkaha sığdırdık ki, görüşemediğimiz yılların acısını
çıkardık sanki. Onlardan aldığım enerjinin tarifi yok. Koyusiyah hayatımda olduğu için çok şanslıyım. Yakında görüşmek
dileğiyle… Kahve'ye ve Boncuğa iyi bakın…
Gülçin Güler
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder