16 Aralık 2014 Salı

Huzurevi Gozlemleri - 1

16.12.14
Ölümü izliyorum sessiz sessiz, ölümle yaşıyorum ve gelmesine yakın yolladığı tüm uyarıları görebiliyorum artık. Sanki haber eder gibi, nasıl desem böyle “Bugün-yarın geleceğim, hazır ol!” diyor.
Küçükten bir öksürük başlıyor önce, yavaştan ciğere doğru iniyor. Böyle boğazına acı bir tat çöküyor; ne yiyesin ne içesin geliyor. Tam toparladım derken bir de bakıyorsun ellerin ayakların iskelet gibi kalmış. Yine pes etmek yok, iki yudum su içeyim derken bir bakıyorsun ki: öksürük ciğerlerine inmiş ve nefesine o hırıltı çökmüş.

Sen daha ne olduğunu anlamadan son aşama başlıyor bile… Ayakların parmak uçlarından başlayarak soğumaya başlıyor ama öyle üşümekten soğuma değil… Başka bir şey o… içten içten geliyor sanki: battaniye sar fayda etmez, sıcak suyla yıka bana mısın demez… Soğuma bileklerine ulaştığında, parmaklarındaki morarmayla kararma arası renk başlıyor ve tabanların çatlıyor… Ve vücut ayaklardan vazgeçiyor… Zamanın az kaldığını söyler ‘ölüm’… o yaşadığın 90 küsur yılı düşünürsün, sevdiklerin aklına gelir bir bir… Sen gülümsemek istedikçe o hırıltıya benzer ses, inlemeyle karışık çıkar; sen ise gülümsediğini sanırsın…
Kulakların hala biraz duyuyor ve gözlerin ayırt ediyordur, kapı deliğinde bakan ölümle göz göze gelmemek için bakamazsın bile o tarafa ama odanın içinde ki sesleri işitirsin. Kaç günün kaldığını tahmin eder diğerleri… Sırtından iğneler saplanır gibi gelir bir an, hâlbuki zayıflıktan omurgaların batmaya başlamıştır içe içe… Tanıdık bir ses gelir birden, eline değen sıcak yaşam dolu eli hissedersin. Kızının minik gözleri ile derin derin sana baktığı görürsün. Evet şimdi yalnız değilsin ve ‘ölüm’ sandalyede oturan kızının tam arkasında ayakta durup seni süzmektedir. ‘işte geldim’ der usulca. Odana girdi bir kere, istediğini alacak ya! Kızın gitmemekte inat ettikçe sende hayatta kalmakta inat edersin onun birkaç saat daha görebilmek için belki de… Konuşsa keşke, torunlarım nasıl anlatsa diye beklersin. Alnına konan minik hoşça kal öpücüğü sanki tüm vücudunu ısıtır birden hatta morarmış ayaklarını bile hissedersin bir an. Ve kalırsın ‘ölüm’le baş başa…

Dahası da var: ölüm gelince alır ruhunu bedenden ancak bedenin hala işlemektir. Ne ilginç bu sefer sen ‘ölüm’ün yanında durup bedeninin son nefeslerini ruhsuz alıp verişini izlersin. Gelen hemşirenin öldüğünü anlaması birkaç dakika alır çünkü göğsündeki nefes hareketi son aşamasını tamamlamaktadır ve hala minik minik kımıldar. Hücreler dolaşımı durdurmak için sanki aralarında minik bir veda töreni yaparlar. Kalan son nefeste çıkmıştır artık. İşte şimdi zaman gerçekten gitme zamanıdır. Girersin yeni arkadaşın ‘ölüm’ün koluna, düşersin yola…


Ve Gülçin’i bir sürü soru ile bırakırsın arkanda… Üzgünüm, 2 yıldır kaç ölü insan gördüm bilmiyorum… Ama her seferinde aynı derecede üzülüyorum… Bir de ‘nereye gitti acaba?’ diye sormadan edemiyorum. Ölüm sen ne garip bir şeysin! Hayat hanım’ın dediği gibi Çözümü olmayan tek şeysin. Fakat nesin sen? Kimsin sen? Yani yaşlı cici nene bi 90 yıl daha yaşasa ne olur ki! Yoookkk olmaz, doğanın kanununa aykırı, ölümle her insanın ayrı bir anlaşması var. Doğacağız, öleceğiz. Hayatta bu ikisinin arasında bir şey işte… Tüm sorularım hala cevapsız. Ve sanırım tatlı-huysuz Ruşen Beyin sohbetini özledim…

Gördüğüm tüm ölülere saygı ve dualarımla
Gülçin Güler


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder