6 Şubat 2016 Cumartesi

Sevmek...

İmkânsızlıkları yaşamak mıdır sevmek,
Yoksa severken imkânsız mıdır yaşayabilmek?
Zor mudur gözlerine bakarken sevgiyi görmek,
Yoksa sevgi midir gözlerindeki tek gerçek?
Kolay mıdır bir anda vazgeçip gitmek,
Yoksa gitmekten vazgeçip, sevmek mi gerek?
Özdemir Asaf

5 Şubat 2016 Cuma

Yine Yeniden...

Uzun zamandir Ben de Ceren de Blogumuzu ihmal ettik; günlük, senelik, ömürlük mevzulara daldık. Fakat bügün itibariyle yeniden aktif olarak yazılarımızı, düşüncelerimizi paylaşmaya blogumuzdan devam edeceğiz.

Ne demiş yazar "Kitap okuyabildiğin ve yazı yazabildiğin gün, güzel bir gündür"

Gülçin GÜLER



16 Aralık 2014 Salı

Huzurevi Gozlemleri - 1

16.12.14
Ölümü izliyorum sessiz sessiz, ölümle yaşıyorum ve gelmesine yakın yolladığı tüm uyarıları görebiliyorum artık. Sanki haber eder gibi, nasıl desem böyle “Bugün-yarın geleceğim, hazır ol!” diyor.
Küçükten bir öksürük başlıyor önce, yavaştan ciğere doğru iniyor. Böyle boğazına acı bir tat çöküyor; ne yiyesin ne içesin geliyor. Tam toparladım derken bir de bakıyorsun ellerin ayakların iskelet gibi kalmış. Yine pes etmek yok, iki yudum su içeyim derken bir bakıyorsun ki: öksürük ciğerlerine inmiş ve nefesine o hırıltı çökmüş.

Sen daha ne olduğunu anlamadan son aşama başlıyor bile… Ayakların parmak uçlarından başlayarak soğumaya başlıyor ama öyle üşümekten soğuma değil… Başka bir şey o… içten içten geliyor sanki: battaniye sar fayda etmez, sıcak suyla yıka bana mısın demez… Soğuma bileklerine ulaştığında, parmaklarındaki morarmayla kararma arası renk başlıyor ve tabanların çatlıyor… Ve vücut ayaklardan vazgeçiyor… Zamanın az kaldığını söyler ‘ölüm’… o yaşadığın 90 küsur yılı düşünürsün, sevdiklerin aklına gelir bir bir… Sen gülümsemek istedikçe o hırıltıya benzer ses, inlemeyle karışık çıkar; sen ise gülümsediğini sanırsın…
Kulakların hala biraz duyuyor ve gözlerin ayırt ediyordur, kapı deliğinde bakan ölümle göz göze gelmemek için bakamazsın bile o tarafa ama odanın içinde ki sesleri işitirsin. Kaç günün kaldığını tahmin eder diğerleri… Sırtından iğneler saplanır gibi gelir bir an, hâlbuki zayıflıktan omurgaların batmaya başlamıştır içe içe… Tanıdık bir ses gelir birden, eline değen sıcak yaşam dolu eli hissedersin. Kızının minik gözleri ile derin derin sana baktığı görürsün. Evet şimdi yalnız değilsin ve ‘ölüm’ sandalyede oturan kızının tam arkasında ayakta durup seni süzmektedir. ‘işte geldim’ der usulca. Odana girdi bir kere, istediğini alacak ya! Kızın gitmemekte inat ettikçe sende hayatta kalmakta inat edersin onun birkaç saat daha görebilmek için belki de… Konuşsa keşke, torunlarım nasıl anlatsa diye beklersin. Alnına konan minik hoşça kal öpücüğü sanki tüm vücudunu ısıtır birden hatta morarmış ayaklarını bile hissedersin bir an. Ve kalırsın ‘ölüm’le baş başa…

Dahası da var: ölüm gelince alır ruhunu bedenden ancak bedenin hala işlemektir. Ne ilginç bu sefer sen ‘ölüm’ün yanında durup bedeninin son nefeslerini ruhsuz alıp verişini izlersin. Gelen hemşirenin öldüğünü anlaması birkaç dakika alır çünkü göğsündeki nefes hareketi son aşamasını tamamlamaktadır ve hala minik minik kımıldar. Hücreler dolaşımı durdurmak için sanki aralarında minik bir veda töreni yaparlar. Kalan son nefeste çıkmıştır artık. İşte şimdi zaman gerçekten gitme zamanıdır. Girersin yeni arkadaşın ‘ölüm’ün koluna, düşersin yola…


Ve Gülçin’i bir sürü soru ile bırakırsın arkanda… Üzgünüm, 2 yıldır kaç ölü insan gördüm bilmiyorum… Ama her seferinde aynı derecede üzülüyorum… Bir de ‘nereye gitti acaba?’ diye sormadan edemiyorum. Ölüm sen ne garip bir şeysin! Hayat hanım’ın dediği gibi Çözümü olmayan tek şeysin. Fakat nesin sen? Kimsin sen? Yani yaşlı cici nene bi 90 yıl daha yaşasa ne olur ki! Yoookkk olmaz, doğanın kanununa aykırı, ölümle her insanın ayrı bir anlaşması var. Doğacağız, öleceğiz. Hayatta bu ikisinin arasında bir şey işte… Tüm sorularım hala cevapsız. Ve sanırım tatlı-huysuz Ruşen Beyin sohbetini özledim…

Gördüğüm tüm ölülere saygı ve dualarımla
Gülçin Güler


28 Kasım 2014 Cuma

döngüsel bir zaman oyunu hayat!!!

Uzun zaman oldu bloğa yazı yazmayalı... Hep aklımın bir köşesinde olmasına rağmen fırsat olmadı bir türlü... ben ve bahanelerim!

Öyle böyle derken 2 yıl daha geçiverdi ömrümden, ömrümüzden... 2013 yılı çok kötü başlamıştı, sandımki tüm yıl öyle geçecek ama hayat her zamanki gibi suprizlerle doluydu.

En son yüzünü 2012 Ekim ayında gördüm, hayaller kurmasına izin verip sonra sessizce veda ettim... O da git"melerime öyle alışmış ki, bu sefer "gitme" bile demedi... ama öyle bir baktı ki, anlamıştım onun bir bitiş olduğunu... Uzun bir süre boğazım düğüm düğüm oldu, ara ara mideme kramplar saplandı. 2013 Ocak ayının başı idi ondan son haber alışım, sonra ne ses ne seda... Aşk bitti!

Bir daha kimseye ona baktığım gibi bakamadım, o boğazımdaki his de ara ara geldi gitti... En son Türkiye ye gidişim de annem cüzdanımdaki resmini çıkardı. Şimdi daha iyiyim. Alıştım onsuzluğa. Mutlu olsun hemde çok, bunu o kadar içten diliyorum ki tarifi yok. O benı benden dolayı bıraktı. Hep derdi "kalan" olmak "giden" olmaktan daha zor. Onun da bir sabrı vardı ve bitmişti.

İçtim, deli gibi içtim, geçmedi...
2 ay kadar her gün ağladım , geçmedi...
Antalya'ya gittim konuşmak için, karşışına çıkmaya cesaret edemedim, geri döndüm
Yine içtim, yine geçmedi...

Beni kimse onun kadar güzel sevmedi, başkalarının aşkı yalancıktan sevmek gibi kalmıştı... Ne yazık! Hayat değişti, ben değiştim... muhtemelen o da değişti... O nu ne zaman düşünsem "hala" gülümsüyorum. Bilmem neden, iyi olduğunu bilmek istiyorum ama tabi hayatına dahil olma hakına sahip olmadığımın da farkındayım.

Peki gelelim bana! Madem eşşekler gibi aşıktım neden döndüm bu rutubetli ülkeye yine!!! Çünkü biliyordum, hissediyordum, daha yolculuk bitmemişti... yapacaklarım vardı ve yapmalıydım. Kendimi yarı yolda bırakamazdım, bende o yüzden aşkımı yarı yolda bıraktım. Gerçi o buraya gelmiş olsaydı herşey bambaşka olabilirdi fakat O da bunu istemedi... neyse olasılıklıkları konuşmanın pek de  bir anlamı yok galiba...

2013 yılı devam ederken hayatıma çok güzel iki insan girdi ve ikisininde arkadaşlığı bana öyle iyi geldi ki... Mr Iba ile sınavda tanıştım sonra ondan dolayı da Mr Lev ile tanıştım. Birlikte yürüyüşler yaptık, seyahatlere çıktık, uzun sohbetler ettik ve zaman hızlanmaya başlamıştı. Bu bir geçişti, yeni birşeyler olacaktı hıssedıyordum ve hemen yakın zamanda da üniversiteye master için gerekli sınavın sonucu geldi, geçmiştim... İnanılır gibi değil!

2014 yılı başlamıştı bile, ben tam yeni yeni toparlarken, yıllardır hayalini kurduğum mastırı yapıyor olmanın sevincine boğulmuşken....  kötü haberler peşi sıra dizildi. Okulun orta döneminde vizemle ilgili sorun çıktı ve mahkemeye çıkmam gerekli görüldü. Aman Allahım!!! Olamaz!!! hayır dönsem okul yarım kalır, o da olmazzzzz... toplandım gittin Londraya, 1 hafta ağlaya ağlaya avukat gezdim, saatlerce uğraşıp evraklarımı danışmanımdan alıp yeni buldugum avukata yetiştirdim. Zamanla yarışıyordum çünkü İngiliz hükümetinin verdiği sürenin dolmasına 1 hafta kalmıştı. Nitekim, yeni avukatım, belli yazışmalardan sonra sorunu çözdü haftalarca kabus gibi rüyalarıma giren mahkeme ortadan kalkmıştı... tabi bu esna da sevgili ağabeyciğimin düğününü kaçırdım o ayrı... O na da ayrı bir üzüldüm....

Şöyle bir silkelendim ve kendime geldim. Okul iyi gitmek zorunda idi, başka bir seçenek olamazdı. Odaklandım, 2 dersten kalma ihtimalime rağmen ortalamadan kurtarıp tez aşamasına geçtim. Londraya gidip araştırmamı tamamladım. Tezi son gününde hatta son saatinde teslim ettim. Hayatım birden öyle yoğunlaşmıştı ki ve herşey olması gerektiği gibiydi... Çok güzel haberler almaya başladım. Başvurduğum Konferanslardan birinden olumlu sonuç geldi bile.. Ilk sunumum Denizli de olucak.... Şaka olmalı, doğduğum büyüdüğüm yerde sunum yapıcam... evet herşey gerçekti... Annem babam kardeşlerim bu sunum olayına ayrı bır sevindi... Onların heycanı beni daha çok mutlu etti... Master diplomam geldi... sanki bütün bir yılın stresi azaldı. o kötü başlayan yıl kapanışı iyi haberlerle yapacak gibi... umarım yani... gerçi Gökhan hoca hep "Planlar bozulmak için yapılır" derdi. Gerçekten de hep öyle olmadı mı!!!

Sonra bir şeyi farkettim, hatta yazımı okurken siz bile farkettiniz, aşktan bahsetmedim sonralara doğru. Hayat öyle yoğunlaştı ki o na zamanım kalmadı. Ama böylesi de çok tatsız oldu. Nasıl desem birşey eksik... Mesela ben o mastır diplomamı alıp bi yemeğe cıkamam ya da sarılıp ağlayamam. Kendime acıdım. Bugün O nu yıne özledim... hayat devam ediyordu. Belki bende birilerine şans vermeliyim onun yaptığı gibi... bi de sevgili ağabeyciğimin "hayat aşkı yaşadığın kadardır" sözü geliyor aklıma...

Zaman kavramımı yitirmiş gibiyim ama bu yolculuğun bitmesine az kaldı. Hem bana hem de aileme yetti bu hasret... bir mola vermek lazım tekrar gitmeden...


Gülçin Güler





5 Haziran 2014 Perşembe

yağmurlu şeyler

kafamı sağa çevirdiğimde pencere orada. ardındaki ağaçlar ve hep bir yerden bir yere giden öğrenciler ile arabalar da. ama uzun süredir bir şeyler daha var. yağmurlu şeyler, bulut gibi gri, mavi, siyah şeyler. bugünlerde iki müzik bana eşlik ediyor. kulağımda hep tınısını duyduğum; ama neye ait olduğunu bilmediğim, ki şiddet unsurları ile bezeli bir anime de olsa, çok sevdiğim bir opera. "Elfen Lied"'ın müziği "Lilium". Bugünlerde okulda uğraştığım zambaklara, bir kitapta bir kadının kalbinde açan ve onu sonsuzluğa uğurlayan nilüfer çiçeğine ithafen. 


Ceren'2014


18 Nisan 2014 Cuma

sarı



Gabriel, senin yaşının derinliklerinde bir yolculuğa çıkmamıza, kalbimin farklı odalarını açmama yardım ettiği için; tavan arasında beyaz pamuklu yatakta, hamaklarda, sahafın havadaki tozunda, gitarlar çalarken, eski bir tiyatronun merdivenlerinde denize bakarken, otobüsün camına dayadığımda kafamı, bir şehre ilk kez kar yağdığında, şehirde fırtınalar çıktığında, bahçede bir cenazede havuzun kenarında, otelin tahta merdivenlerini çıkarken, eski bir pansiyonun girişindeki bir masada ellerini, kitaplarını, kalbini ve seni şehrimdeki yağan yağmurla uğurluyorum. 

Ceren'2014


20 Ocak 2014 Pazartesi

kurak



Ankara'da bazen sokaklarda kaybolmayı diliyorum. Şehre indiğimde buz gibi bir ayaz beni karşılıyor.   Sonra yavaşça gün doğuyor. Yürüyen merdivenler senfonik bir gıcırtı içinde, metronun kapıları açılıp kapanıyor hiç durmadan. Günde biletimi kaç kez okuttuğumu sayamıyorum; çünkü yürürken, dolaşırken katmerlenen yorgunluğum kendini göstermiyor. Ta ki eve giden son otobüsün koltuğuna oturana değin. Yerden kaldırmadığım kafamı kaldırıyorum arada bir yeni şeyler görüyorum, gülüyorum, hatırladığım şeyler de oluyor, durup kafa yoruyorum. Ama en çok yolun ortasında durup düşünmeyi seviyorum, hiç yadırganmadan öylece durmak.
Okuldan çıkıp avare avare dolaşırken kitap alma isteği içimden baş verdi. Her zaman ki gibi bir ritüel. Metroya bindim, cuma idi. Gazetelerin kitap eklerinin çıktığı gün, cuma. Teknolojik bütün imkanlara sahiptim; ama internetim yoktu. Canım da nasıl seyahat ve yemek ile ilgili roman ve deneme okumak istiyor anlatamam. Biraz araştırma yapıp kitapçıya dalmak istiyorum. Ama yapamadım, imkanlar el vermedi. Bir adam çantasının üstünde tuttuğu kitap eklerini karıştırıyordu, benim aklımda tilkiler, metronun soğuk demirlerine tutunmuş gidiyorum. Adama yönelip kitap eklerine bakabilir miyim dedim. Uzattı bir tanesini, kitaplar ile aran iyi sanırım dedi ve bir sürü kitap önerdi. Bir tane kitap örneğin Beowulf ile ilgiliydi. Yıllardır yayınevlerine bunun çevrilmesi için mektuplar yolluyormuş. En sonunda diyor basıldı. 'John Gardner- Grendel': bir canavarın gözünden...


Kitabın türkçesi YKYden basılmış. Başka kitaplarda söyledi. Örneğin geçen gün bizim için tiyatro bileti alıp, dar zamanımızda sanattan bir nefes almamızı sağladıkları oyunun kitabını okumamı önerdi. Ve o oyun, o sahne dekorları son zamanlarda izlediklerimin en iyisiydi. Oyun biraz uzun sürmüştü, bazen kopukluklar yaşamadım değil; ama yine de değerdi. "İstemem, eksik olsun." tiradı ile  Cyrano de Bergerac. Ankara Devlet Tiyatrosu'nda izledik.

Sonra adam kendi yaptığı çevirilerden bahsetti. İyice kulak kesildim, kim di ki bu adam? Poe'yu okur musun, Dost Yayınevinin Poe'nun bütün öykülerini 3 cilt halinde çevirmiş ve başka bir çok kitabın da farklı yayınevlerine çevirisini yapmış. Adını sormadım; ama metrodan indiğimde kendimi önce YKY Kitabevinde buldum, henüz çıkmamıştı Grendel, ancak 2 hafta sonra. Bunu aklıma not aldıktan sonra, koşar adımlarla Dost'a gittim. Poe'nun kitaplarını aradım ve buldum. Evet doğru diyordu. Öyle bir seri var ve çevirmende: Hasan Fehmi Nemli imiş. Benim adıma dolu dolu bir gün oldu. Bir gizemi keşfetmiştim gibi gururluydum. Çantamda Edgar Allan Poe, Bütün Öyküleri 1 ile eve yol aldım.

2Aralık2012'Ceren