29 Mart 2012 Perşembe

25 Ocak 1882-28 Mart 1941   

21 Şubat 2012 Salı

bellek

Her şey dün dertli bir blog yazısı okuduktan sonra başladı, benim derdimi de katladı, katlandığı yerden açıldı ve ortaya saçıldı diyebilirim. Antalya geldi aklıma, sevi'yle geçirilen günler, yıllar, güzel,çirkin bütün anılar. sonra müzik listemdeki parçalardan biri çalmaya başladı: Tori Amos, "Battle of Trees". Gözümün önüne kareler, fotoğraflar, filmler geldi; ama o büyülü sesin altındaki müziğin hangi müzik olduğunu anımsayamadım. Sonra birden!

Odamdaki panoda asılı olan "Yasin'le Ceren Paris'e gitti" yazısı gözümün önüne geldi. Altın Portakal Film Festivali'nde gittiğimiz o film: "Paris" müzikleri, Juliette Binoche ve Romain Duris beni öylesine içine almıştı ki. defalarca izledim sonradan.

Ve şöyle diyordu film:

 

 
Bir gece nereden bulduğumu bilmeden izlediğim şu film ise Yann Tiersen müziğinden sonra beni o kıyıya sürükleyip, kumlarda salınmama yetiyordu: "Piano"
                                                                  
 


8 senenin sonunda 2. kez gidebildiğim Antalya Piyano Festivalinde Labeque Kızkardeşlerin icra ettiği şu eseri de bu filmin müziği sanmıştım. Ama değilmiş, iyi ki değilmiş. Philip Glass ile nasıl tanışırdım:


  

Çağrışımlar
                                                                 


                                                                      
 Yanında huzur bulduğum, sarı defterlerimin büyülü bir şekilde açılıp parmaklarımdan içimin damlamasına izin verdiğim müzik:

 

Aydınlanma yaşadığım o anda odadan içeri gelen o güzel buket çiçek için çok minnettarım, ancak bu kadar anlamlı olabilirdi.

Ceren'2012

12 Şubat 2012 Pazar

Yol Arkadaşım...

   Yorgun bi düşten uyanmıştım, her şey rüya tadındaydı, sanki tadı damağımda kalan bi lezzet gibi, kaldı bende… en derinde bi yerlerde… “ gel” desem, gelmezsin, gelemezsin. Bitti “en güzel hikayem” yine ben bitirdim, yaptıgım en güzel şey “gitmek” birinden, bir yerden, bir şeyden – gitmek- geride kalan her şeye rağmen yine de gidebilmek…
   İkilemler içinde kavrulan ruhuma bi sebep aradım, gezgin tarafım “boşver, yaşamana bak” derken, diğer yandan evcimen kişiliğim sözü aldı “iyi düşün, üzülme sonra, nereye kadar yaşarsın böyle” dedi. İki büyük handikaptı benim için; biri bi elimde diğerini ötekinde, ikisini de sımsıkı tuttum, öylece baktım bi süre… harekete geçmek için enerjim vardı ama yapamadım.
   Sonra birden ışıklar yandı, karanlık gitmişti kendiliğinden… aydınlanan yeni bi gündü, güneşti odama doğan… kendime kızgındım hatta biraz da buruktum, nedenini bilmediğim bi hüzündü bu… nefes alışlarım normale dönmüştü. Yanlış bi yol da yürüseniz de, sadece yürüdüğünüz için mutlu oldunuz mu hiç, ben oldum, sadece mutlu hissetim ‘o’ an ‘o’ dakika mutluydum. Sen bana iyi gelmiştin, her zamanki gibi… ama seni de küstürdüm, sonunda bunu da başardım ya, “bravo bana”
 -  Ne istiyorsun benden! Çık hayatımdan, git, yoruldum senden! Beni böyle seveceksen sevme, sende kalsın sevgin…oynama daha fazla benimle... yeter acı çekiyorum
-   Yapamam, seni üzerim kırarım ama senden gidemem… döner dolaşır sana gelirim, nazım bi sana geçer.
   Bi müzik eşliğinde yazdım sadece, ilham perim bi parça sen bi parça da o’ydu.
Gülçin Güler

6 Ocak 2012 Cuma

Bakışlarımız ne söyler!


Mimiklerimi okuyabilir misin, konuşmasam hiç, baksam, gülsem, ağlasam ya da sadece dursam öylece anlar mıydın?!!
Yüzüme bak! Gözlerime bak ne söylüyorlar! Ne görüyosun?

mesela içlerinden bikaçını beraber analiz edelim:

huzurla başını birinin omzuna koymuşsunda ve hayatın hep aynı huzurla gidicekmiş gibi bakış!










bu da sanki biri süpriz yapmışta çok şaşırmışsın gibi bi bakış!
şaşkın bakış
bu halde bile hala konuşcam diye uğraştığına göre biraz da gevezesin galiba!







inanılmaz mutlusun bakışı! tahminen yanında çok sevdiğin değer verdiğin insanlar var, sohbet ortam falanda çok güzel, bunu gülüşünden anladım zaten bu fotodan gözlerini görmek imkansız gibi bişey!!! 









dut gibi aşıksın bakışı, gözlerini alamıyosun!
bakarken bile için eriyo sanki...








cıvıl cıvıl ' sın bakışı! için içine sığmıyo sanki...
yıllar önce çekilmiş bi fotoğraf, dönüm noktası bi başlangıçtasın...
farkında değilsin ama çok değişiceksin...










hayran hayran, tapar gibi bakmak diye buna derim ben bee!!!
gözün başka hiç bi şey görmüyo, sabitlenmişsin...







aynı anda masum, mutlu, şaşkın,saf, aşık, utangaç bi bakış!!!
ben ilk kez  böyle baktığımı gördüm ve bu tamamen tesadüfi çekilmiş bir fotoğraf, belki hayatımda sadece birine bi kere böyle baktım, aynı anda bu kadar duyguyu yaşamak ne hoş, ne yoğun...  ne güzeldi! umarım herkes hayatında en az bi kere birine böyle bakar.







neyse bana kalırsa ben daha uzun uzun yorumlarım gerisini size bırakıyorum, tavsiyem fotoğraflarınıza bakarken sadece bakmayın, o anı; nasıl ve ne duygular içinde yaşadığınızı anlamak için mimiklerinizden ve bakışlarınızdan ipuçları yakalayın... zihninizde yeniden canlandırın...

zaman ne hızlı, insanın değişkenlere bağlı olarak ne çok duygusal iniş çıkışları oluyo, hayat hep süprizli, hiç bişey hiç bi zaman düşündüğünüz gibi gitmiyo... yine de yaşıyosunuz bi şekilde. bazen birini sadece istemek, sevmek yetmiyo daha fazlası gerekiyo...

benim dışımda bi kişi daha bu fotoğrafların her birinin nerelerde çekildiğini söyleyebilir...
haksızlık edemem, o da bana böyle bakardı... hatta belki daha fazlası...!!!

ama hep mutlu anların fotoğrafı var, ya tartışma anlarımızın fotoğrafı da olsaydı???
o zaman neden gittiğimi anlardın...

Gülçin Güler






22 Aralık 2011 Perşembe

eller


zaman senden iyi olmasın, unutturdu beni. kolumdaki saat sana doğru gidip geldi durmadan, sana doğru sürekli... aklımda kardeşimden ayrıldığım gün bir yabancının gözlerini bulduğumda orada, tüm sıcaklığını ve yakınlığını yitirmiş... bir yol ayrımında kalırken o, dudaklarımın kenarlarından akıp gitti tüm söylemek istediklerim ve bir şaraptan şelale ellerimizin üstünde. yaşamadığın günlerin düşünde nasılsa unuturuz demen gibi, nasıl oldu da unuttuk gerçekten... üzerimizde bir saman kağıdı, üzerinde ellerin çizili, ellerim, kardeşim.

'11,Ceren 

25 Ekim 2011 Salı

kalbimdeki oturak

çok önemli işler yapmak için güneş doğmadan hazırladım kahvaltıyı, sonra otobüse bindim uyur uyanık, dayadım kafamı cama... uyumak ne güzeldi öyle. rüyalar gördüm, yaşamış olduklarımı ve yaşa-yamamış olduklarımı, yol geçiyordu, ağaçlar uyanıkken, rüyalar uykudayken benimle yol alıyordu. kalbime bir şey oturdu. nereye gitsem yalnızlığım, nerede dursam yalnızlığım konuştu benimle. yolculuğun sonunda kafamı cama çevirdiğimde gördüğüm o manzara soğukların ardından, vücudumun benden ayrı titreyişlerinin, yorgan ve battaniyeden sonra bir mola, nefesti sanki. sıcak akdeniz ikliminin bu denli cazip geleceğini düşünmemiştim hiç. burada insanların yüzünde koca bir sırıtış, anlamsız... biraz bana doğru, biraz benden öte... aşk bu topraklarda buldu beni. bu toprakları terk eylemek zor, ama aşk başka bir toprakta oturmuş beni bekliyor da olabilir. peşine takılıp gidebilirim, peşime takılmalı yahut.
rahat bırakıyorum, rahat değilim ama.
en sevgili yanımla durduğumda, hazırım. sen de hazırlanmalısın.
kalbime oturan şeyi kaldırmak için ben çok çaba sarfettim, başkalarının kalbindeki yükleri de ben kaldırdım.
yükten öyle afalladım ki kalbimdeki oturağa ben yalpalayarak oturdum.

imogen cunningham/ 1952
'sevgili limon
içimiz "akdeniz" filmindeki gibi olmadı
ben ayrılık şarkıları dinleyerek uyumaya çalıştım                                    
öyle çok yağdı ki yağmur, zeytin ağaçları öldü                  
ah limon, korkuyu icat ettim, çok üşüyorum.' Birhan Keskin/Ba



2011'Ceren