BU KADAR MI TAHAMMÜLSÜZ OLDUK!
“Olay, Adana merkez Çukurova ilçesi Kenan Evren Bulvarı üzerinde meydana geldi. (11 Mayıs 2010) Otomobilin içindeki Çağatay Güvercin (22) ve Ahmet Yıldırım (23), önlerinde seyrederken duran Mehmet K.'nın (26) kullandığı halk otobüsünün sürücüsünü korna çalarak hareket etmesi için uyardı. Bir süre sonra otomobil Kenan Evren Bulvarı'nın sonundaki kırmızı ışıkta beklerken, arkalarından gelen halk otobüsü sürücüsünün muavini ve aynı zamanda kardeşi olan Yunus K. (19), Ahmet Yıldırım ve Çağatay Güvercin ile korna çalma meselesi yüzünden tartışmaya başladı. Tartışmanın bıçaklı kavgaya dönüşmesi üzerine Ahmet Yıldırım kalbinden bıçaklandı. Yaralı genç çağrılan ambulansla Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi'ne kaldırılırken, olay yerinden kaçan şüpheli 2 kardeş polis tarafından yakalandı. Ağır yaralanan Ahmet Yıldırım, yapılan müdahaleye rağmen kurtarılamadı.”
Meseleye bakın ‘korna çalmak’. Böylesi küçücük bir konu yüzünden tartışma çıkması bile anormal olurken, üstüne birde ölümün olması inanılmaz.
Her gün yüzlerce böyle olay yaşanıyor. Bu kadar mı değersiz hayat? Bu kadar mı tahammülsüz olduk?
Ahmet askerden geleli üç ay olmuştu, daha hayatının baharında yenice başlıyordu gerçek yaşama… Bir sürü planı vardı yapılacak. Şimdi sözlerin tükendiği yerdeyim, çünkü ne desem boş, Ahmet hayatta değil.
Olay yaşadıktan birkaç saat sonra Adana’dan arkadaşım aradı. Çünkü kendisi Ahmet’in en yakınlarından biriydi. Tüm olanları ayrıntılarıyla anlattı. Çok üzgündü. İçini haykırırcasına döktü. Acı duyuyordu. Tüm aile, arkadaşları hepsi hastanedeydi. Teselli sözleri çok boş ve anlamsızdı o an, sadece dinledim.
Hiç uğruna öldü. Pırıl pırıl bakan gözleri artık sonsuzluğa kapandı. Ailesinin üstüne kara bulutlar çöktü. Evlat acısı sarstı en derinden. En yakın arkadaşı, hala kabullenemedi artık Ahmet’in hayatta olmadığını, daha önce hiç ağlamadığı kadar çok ağladı.
Karanlığa doğru gidiyor insanlık. Ölen nedensiz yere ölürken, öldürende neden katil olduğunu bilmiyor. Sabırsız oluyoruz, sonra en ufak olayda patlat veriyoruz. Şiddet duygularımız öyle güçlü beslenmiş ki; her yerde kanıtlamaya çalışıyoruz. Ölen öldüğüyle kalıyor, üzülen yine sevdiklerimiz oluyor. Ama işin garibi bu katil olan kişileri de bir aile yetiştiriyor.
Saldırgan, dengesiz, sinirli ve ruh hastası bir kuşak yetişmekte… Kendini ifade edemeyen, özgüvenden yoksun ve boş insanlar çoğalıyor. Kendilerini ifade etmenin tek yolunu; ahkam kesmekte, kabadayılık yapmakta, erkeklik taslamakta buluyorlar. Hepsine acıyorum. Bu saydıklarımı marifet bilip de, çocuklarını bu prensiplerle yetiştiren aileleri de kınıyorum.
Kavga etmek, öldürmek, bıçaklamak, dövmek, tecavüz etmek, işkence etmek ve daha bunlara benzer bir sürü sapkın davranış normalleşiyor. Çünkü o kadar çok yaşanır hale geldi ki, insanlar bu tip olayların yaşanmasını olası karşılıyorlar. Herkes, kendi yakınlarından birinin başına gelmedikçe umursamıyor böyle şeyleri. Halbuki o ölen kişinin de ailesi var, onu da seven insanlar var. İşin o kısmını düşünmüyor kimse. Mantık şu; “bana dokunmayan yılan…”
Her an, her şey yaşanabilir. Ahmet de 11 Mayısta her zamanki gibi bir güne başlamıştı. O gün bir magandanın, ‘korna çalma’ mevzusundan dolayı; kendisini öldüreceğini bilmiyordu. Hepimizin başına gelebilir. Orada Ahmet yerine bende olabilirdim, sizde olabilirdiniz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder