18 Nisan 2014 Cuma

sarı



Gabriel, senin yaşının derinliklerinde bir yolculuğa çıkmamıza, kalbimin farklı odalarını açmama yardım ettiği için; tavan arasında beyaz pamuklu yatakta, hamaklarda, sahafın havadaki tozunda, gitarlar çalarken, eski bir tiyatronun merdivenlerinde denize bakarken, otobüsün camına dayadığımda kafamı, bir şehre ilk kez kar yağdığında, şehirde fırtınalar çıktığında, bahçede bir cenazede havuzun kenarında, otelin tahta merdivenlerini çıkarken, eski bir pansiyonun girişindeki bir masada ellerini, kitaplarını, kalbini ve seni şehrimdeki yağan yağmurla uğurluyorum. 

Ceren'2014


20 Ocak 2014 Pazartesi

kurak



Ankara'da bazen sokaklarda kaybolmayı diliyorum. Şehre indiğimde buz gibi bir ayaz beni karşılıyor.   Sonra yavaşça gün doğuyor. Yürüyen merdivenler senfonik bir gıcırtı içinde, metronun kapıları açılıp kapanıyor hiç durmadan. Günde biletimi kaç kez okuttuğumu sayamıyorum; çünkü yürürken, dolaşırken katmerlenen yorgunluğum kendini göstermiyor. Ta ki eve giden son otobüsün koltuğuna oturana değin. Yerden kaldırmadığım kafamı kaldırıyorum arada bir yeni şeyler görüyorum, gülüyorum, hatırladığım şeyler de oluyor, durup kafa yoruyorum. Ama en çok yolun ortasında durup düşünmeyi seviyorum, hiç yadırganmadan öylece durmak.
Okuldan çıkıp avare avare dolaşırken kitap alma isteği içimden baş verdi. Her zaman ki gibi bir ritüel. Metroya bindim, cuma idi. Gazetelerin kitap eklerinin çıktığı gün, cuma. Teknolojik bütün imkanlara sahiptim; ama internetim yoktu. Canım da nasıl seyahat ve yemek ile ilgili roman ve deneme okumak istiyor anlatamam. Biraz araştırma yapıp kitapçıya dalmak istiyorum. Ama yapamadım, imkanlar el vermedi. Bir adam çantasının üstünde tuttuğu kitap eklerini karıştırıyordu, benim aklımda tilkiler, metronun soğuk demirlerine tutunmuş gidiyorum. Adama yönelip kitap eklerine bakabilir miyim dedim. Uzattı bir tanesini, kitaplar ile aran iyi sanırım dedi ve bir sürü kitap önerdi. Bir tane kitap örneğin Beowulf ile ilgiliydi. Yıllardır yayınevlerine bunun çevrilmesi için mektuplar yolluyormuş. En sonunda diyor basıldı. 'John Gardner- Grendel': bir canavarın gözünden...


Kitabın türkçesi YKYden basılmış. Başka kitaplarda söyledi. Örneğin geçen gün bizim için tiyatro bileti alıp, dar zamanımızda sanattan bir nefes almamızı sağladıkları oyunun kitabını okumamı önerdi. Ve o oyun, o sahne dekorları son zamanlarda izlediklerimin en iyisiydi. Oyun biraz uzun sürmüştü, bazen kopukluklar yaşamadım değil; ama yine de değerdi. "İstemem, eksik olsun." tiradı ile  Cyrano de Bergerac. Ankara Devlet Tiyatrosu'nda izledik.

Sonra adam kendi yaptığı çevirilerden bahsetti. İyice kulak kesildim, kim di ki bu adam? Poe'yu okur musun, Dost Yayınevinin Poe'nun bütün öykülerini 3 cilt halinde çevirmiş ve başka bir çok kitabın da farklı yayınevlerine çevirisini yapmış. Adını sormadım; ama metrodan indiğimde kendimi önce YKY Kitabevinde buldum, henüz çıkmamıştı Grendel, ancak 2 hafta sonra. Bunu aklıma not aldıktan sonra, koşar adımlarla Dost'a gittim. Poe'nun kitaplarını aradım ve buldum. Evet doğru diyordu. Öyle bir seri var ve çevirmende: Hasan Fehmi Nemli imiş. Benim adıma dolu dolu bir gün oldu. Bir gizemi keşfetmiştim gibi gururluydum. Çantamda Edgar Allan Poe, Bütün Öyküleri 1 ile eve yol aldım.

2Aralık2012'Ceren

30 Ekim 2013 Çarşamba

fırtına

dünyanın çatısı uçuyor bak
yeryüzünde sen öyle durgun
iskeleler yıkılırken, ağaçlar devrilip can alırken
yüreğinde sen sessizce oturmuş
mavi bir evin basamaklarında
yalnızlığın solosunu söylüyorsun
elinde bir kelebek
karnından çıkarıp sakladığın...
gözlerinde ki dalgakıranı yıkmaya geldim.



sırt sırta verip dertleştik saçlarını ördüğün o güzel fotoğrafınla.
her şey kaldığı yerden, tüm yıkıntılar temizlenmiş
tüm güzel şarkılar çalınmayı bekliyor.



30ekim2013'Ceren

8 Ekim 2013 Salı

eski zamanlardan bi yazı....

Tek bildiğim şey bir gün -herkes gibi- öleceğimdi. Birden uyandım ya da hiç uyumamıştım aslında… kaybolup gitmekten korktum. Kendimi var edememekten korktum. Hayatta her şeyi yarım bıraktığım için kızdım bir an kendime… ne çok kılığa bürünmüştüm isteyerek ya da istemeyerek.

Düşünüyorumda: insanlar daha az konuşmalı galiba.... çünkü, ne zaman konuşsalar yalan söylüyorlar.  Altı gün boyunca hiç konuşmasanız mesela... ama hiç...Susma’nın tadını çıkarsanız. Tepkisizce izleseniz sadece...
                                                         ***
Ben hep denerim "hayat"ı, insanın ‘deneyerek’ öğreneceğine inanırım çünkü…
Bir gün çocuk olurum, oyun parkında bulurum kendimi, ertesi gün yetişkin bir kadın rolüne bürünüp giyerim topuklu ayakkabılarımı, bugün öğrenciyim, yarın çalışan sonra da bir bakmışsınız kedi olmuşum. 

***

Tanıştığımız her insandan, gittiğimiz her yerden, okuduğumuz her yazıdan, dinlediğimiz her söyleşiden, izlediğimiz her tiyatro oyunundan öğrenecek bir şeyler vardır. Sadece o an da senin algılarının öğrenmeye açık olup olmadığıyla ilgilidir belki de…

Kaybettiğimi sandığım ilham perimi buldum, içimde bir yerlerde saklanmıştı sadece… müziğin ritmini duyunca kendiliğinden çıkageldi. Uzun zaman olmuştu, yoktu ortalıkta, sordum “nerelerdeydin?” dedim. Ukala bir tonla cevapladı : “Bunu bana sen mi soruyosun Gülçin, beni senden uzaklaştıran da sensin, yakınlaştıran da…” dedi.
***
Şimdi hem yürüyorum hem dans ediyorum. Dram’dan besleniyorum, çok düşünmüyorum aslında, yine de yaşıyorum. Mutsuz olmaktan korkuyorum.
-          Neden? Dedi.
-          Bilmem.
-          Sen hep böyle bilmez misin?
-          Bilmem.
Sessizlik.
"Korkularından kaçamazsın, hayatını sonuna kadar deneyerek yaşayamazsın, ölene kadar umarsızca sırtında çantan gezemezsin, her zaman istediğin yerde olmazsın…." dedi

-          --Neden olmasın ki… dedim.


   Gülçin Güler...

11 Eylül 2013 Çarşamba

Köpükler

L'ecume des Jours
Bir gün bir kız "Yaprak Kitabevi"ine gitmiş. Okuldan çıktığında aşağı doğru arnavut kaldırımlarının onu getirdiği yer burası olurmuş çoğunlukla. Dergi köşesi merdivenlerde durup bakılan, küçük kaset diyarı aşağı bölümde. Sağda yabancı yazarların kitapları, solda Türk yazarlar. Şiir bölümü neredeydi tam hatırlayamıyorum. Mabelle birlikte ne istediğimizi bilmeden dolaştığımızda oldu, bilip isteyemediğimiz, telaffuz edemediğimiz yazarlar, şairler ve müzisyenler de. Ama o müzik hep benimleydi. Bazen çalan müziklere hayran kalıp paramın yettiği kadarını almaya çalışırdım. Dinlemek istediğim bütün albümleri açıp bana dinleten, ruh halime göre bana kitap öneren o kitapçı kızı hiç unutmam. Gülümserdi ve anlarda beni. Boris Vian'ın "Yürek Söken" adlı kitabını önerdiği gibi. Kıza bu kitabı önermesi için nasıl bir enerji yaymış olabileceğimi bilmiyorum. 80'lerde genç olanların sahaf-kitapçı hikayeleri gibi benimde bir kitapçı hikayem olsun istedim. Bu güzel anılar "Günlerin Köpüğü" filminde geldi aklıma. Fonda çalan müzik ise sanırım Beatles,dan Hey Jude...

Ceren'13



9 Eylül 2013 Pazartesi

canhıraş

kağıda dökülmesin diye içim acıta acıta yürüyecek yolunu zaman. bir şeyler var süpürdüğüm kapıdan dışarı, karnımda ve ellerimde bir yokluk. saçlarım küçük bir çocuk, parmak aralarımda dağlar ve yanıyorlar.
günün en güzel saati, en güzel anıları biriktirmenin vakti.
asma yapraklarına sardığım bir inci oluyor bakışın, sürüklenerek ve ağzımız kapalı, gözlerimiz bir başkasını görmeyi öğrenmemiş daha.
sen yüzünü kaldır topraktan
elinde bir balık var, kollarında yapraklar
kollarında ırmaklar ve çocuklar
kavuşamayan bir ateş yerinde
sırtını acıtan
sar kendini o ateşe
dağlanarak koş
anlatamadığın bir kusur dilinde
ininde bir aşk
at kendini o ateşe

Temmuz'2013Ceren




16 Nisan 2013 Salı

detaylarda kaybettiğim bütün...


Detaylarda yitirdim bütünü…
Ne kadar doğru dedi arkadaş.
 Kayboldum ıssız sokaklarda, bana ait olmayan ve benim asla ait olmayacağım yerlerde buldum kendimi… üşümüştüm ama hissetmiyordum, içmeye devam ettim, hayaller kurdum. Kırık dökük cam parçalarına basmadan atlayayım derken tam ortasına düştüm. Büründüğüm rollerden sıkıldım, kendimden uzaklaştım, kabalaştım- hiç olmadığım kadar-.
Hayatımın renkleri’ni kaybettim. Bir süre insanları izledim. Çirkin ve traji-komikti gördüklerim. Olmamalılardı, ya da ben orda olmamalıydım.
Çirkin bir kadın gördüm, kocaman çok güzel bir gülüşü vardı, gözleri parladı bana baktı, gitti. Şimdi çok güzeldi. Bir gülümseme insanı bu kadar değiştirebilir miydi? Bu gerçek miydi acaba!
Bak yine ayrıntılarla uğraşıyorsun” – pıtırcığım ne dedim ben sana!-
İşte sorunda bu ya… boğuluyorum, düşünemiyorum, yazamıyorum…. Sonra da detayların kaos’una kapılıyorum. Bütüne odaklanamıyorum, hatta görmüyorum bile…
-bakmıyorsun ki, göresin. 

Gülçin Güler