16 Nisan 2013 Salı

detaylarda kaybettiğim bütün...


Detaylarda yitirdim bütünü…
Ne kadar doğru dedi arkadaş.
 Kayboldum ıssız sokaklarda, bana ait olmayan ve benim asla ait olmayacağım yerlerde buldum kendimi… üşümüştüm ama hissetmiyordum, içmeye devam ettim, hayaller kurdum. Kırık dökük cam parçalarına basmadan atlayayım derken tam ortasına düştüm. Büründüğüm rollerden sıkıldım, kendimden uzaklaştım, kabalaştım- hiç olmadığım kadar-.
Hayatımın renkleri’ni kaybettim. Bir süre insanları izledim. Çirkin ve traji-komikti gördüklerim. Olmamalılardı, ya da ben orda olmamalıydım.
Çirkin bir kadın gördüm, kocaman çok güzel bir gülüşü vardı, gözleri parladı bana baktı, gitti. Şimdi çok güzeldi. Bir gülümseme insanı bu kadar değiştirebilir miydi? Bu gerçek miydi acaba!
Bak yine ayrıntılarla uğraşıyorsun” – pıtırcığım ne dedim ben sana!-
İşte sorunda bu ya… boğuluyorum, düşünemiyorum, yazamıyorum…. Sonra da detayların kaos’una kapılıyorum. Bütüne odaklanamıyorum, hatta görmüyorum bile…
-bakmıyorsun ki, göresin. 

Gülçin Güler

21 Mart 2013 Perşembe

BEN NERDEYİM!


-          “Neden bu ev bu kadar büyük, bu kadar çok odası var? Ben nerdeyim, pardon, bakar mısınız, size diyorum, cevaplar mısınız?”
Zamanın bir oyunu muydu bu, yoksa ben mi aldanıyordum? Anlamadım nasıl bu hale geldim. Önce reflekslerim zayıfladı, eskisi gibi yürüyemez, iş yapamaz oldum sonra gözlerim az görmeye başladı hemen ardında kulaklarım işitmez oldu. Gereksiz hissettim, hissettirdiler. Ama hala hayattaydım, yaşıyordum. Aklım ara sıra gidip gelse de, yine de çalışıyordu.
Ellerime baktım, sanki benim değillerdi. Ayaklarımda bir karıncalanma vardı, sanki 2 saat üstüne oturmuşumda tutulmuş gibi… Sonra dedim ki; en iyisi bir duş alıp kendime geleyim, bu koca yerde en azından bir banyo vardır. İşte o an başım ve sağ kolumdan başka bir yerimi kıpırdatamadığımı fark ettim. Ne yapmalıydım şimdi, bana noldu? Kim yaptı, neden? Yarın sabah işe gitmem gerekiyor… Bu halde nasıl giderim?

-          “Ben nerdeyim, pardon, bakar mısınız, size diyorum, cevaplar mısınız?”
Belki de bir oyunun içindeyim, haberim yok. Eğer bu bir şakaysa, hiç hoşlanmadım baştan diyeyim.  Hem ne ciddi bir oyun bu böyle, ben eve gitmek istiyorum sıkıldım. Odama kapı çalmadan girdiğiniz için utanmalısınız, hem ben şu an televizyon izlemek istemiyorum ki! Sana diyorum, bir baksana çocuğum.
Boğazım kurudu. Bakındım usulca, meyve suyuna benzer bir şeyin hemen solumdaki küçük kahverengi masanın üzerinde olduğunu gördüm. Sağ kolumla yetişmek için uzandım, uzandım tekrar uzandım. Tam bardağı kavradığımı düşünürken birden kaydı ve yere düştü. Ne yapacağım şimdi, hepsi boca oldu. Bakakaldım. Düşünürken, uykuya dalmışım
Gözlerimi açtığımda, genç kahverengi uzun saçlı bir kız kocaman bir gülümsemesiyle bana bakıyordu. Elindeki bir bardak suyu uzattı. Sanırım suya ihtiyacım olduğunu yerdeki boş bardaktan anlamıştı. Beyaz gömlek ve siyah pantolon giyiniyordu. Acaba hemşire miydi, acaba ben hastanede miyim? Evet, evet öyle olmalı. Şimdi anlıyorum. Ben bir kaza geçirmiş olmalıyım, o yüzden buradayım. Sanki ben konuşmuyor muşum gibi, kız kendi kendine konuşmaya başladı. Bana bakıp bir şeyler söylüyordu. Değişik bir aksanı vardı.
Yorgun hissediyordum. Artık soru soracak halim bile kalmamıştı. Gözlerimi dinlendirmek için birkaç dakikalığına kapattığımda uyuyakalmışım. Hayal meyal hatırlıyorum, aynı kız geçe ara ara gelip nasıl olduğuma baktı, su verdi. Sabah geldi, ilaçlarımı getirdi, saçlarımı taradı, gözlüğümü taktı. Sonra gitmesi gerektiğini söyledi. Ve gitti.
Sonra gün boyu başkaları geldi, gitti, geldi ve yine gitti. Burası hastane değil başka bir şeydi, ama ne? Acaba delirdim mi?
-          “Ben nerdeyim, pardon, bakar mısınız, size diyorum, cevaplar mısınız?”


İki kişi elinde dosyalarla başımda dikeliyor, benim hakkımda konuşuyorlardı.
-          “Ben nerdeyim, pardon, bakar mısınız, size diyorum, cevaplar mısınız?”
Sanki beni duymuyorlardı, ya da ben konuşmuyordum. Hayatımda ilk kez gördüğüm değişik bir makineyle, iki kişi daha odaya girdi. Sonra bu makineyi bir kaldıraç gibi kullanıp beni yerimden kaldırıp koltuğa oturttular. Yatakta uzanarak geçen 2 günün sonunda koltuğa oturabilmekte güzeldi. Şu anda tek merak ettiğim: nerede olduğumdu… günler, geceler, aylar geçti. Ben hala buradayım.
Bir gün, 80’li yaşlarda zayıf beyaz saçlı bir kadın odama girdi ve bana “nerde olduğunu ve kim olduğunu sordu?” cevaplayamadım. Çünkü iki soruyu da bilmiyordum. Kadın kendi kendine konuşmaya devam etti ve odadan ayrıldı.
O gün uyandığımda değişik hissediyordum. İşleyen kolumu da hissetmediğimi fark ettim. Bana su getiren kız gelmez oldu. Ambulans seslerini işittim, birden herkes odama doluştu, dosyalar incelendi, ne olurdu bilmiyordum. Kısa bir süre sonra kızlarım geldi. Onları görmek çok güzeldi. Sanırım eve gitme zamanım geldi. Sonunda, hele şükür eve dönüyorum. Büyük kızım bana bakarak ağlıyordu. Neden? Küçük kızım her zamanki gibi daha soğuk kanlı bir şekilde olanı biteni anlamaya çalışıyordu.
“ Dünden beri yemeyi içmeyi bıraktı, tahminimizce 2 belki 3 günlük ömrü kaldı. İsterseniz başında bekleyin isterseniz vefat gerçekleştiğinde haber verelim, gelin.”
İki kızımın yüzünde de endişe ve üzüntü vardı. Ve sanırım ben ölüyordum. Ben buraya ölmek için mi gelmiştim, neden buradaydım? Ben iyiyim dedim, hadi alın beni gidelim dedim, duyan olmadı. Neden aylarca hiç gelmediniz? Ben hep buradaydım.
Sonra kahverengi saçlı kız geldi. Bana tek gülümseyen oydu, yine gülümsedi. “seni görmek güzel” dedi. Elimi öptü, yanağıma dokundu, bir parça pamukla hafifçe dudaklarıma ve çevresine su koydu.
Büyük kızımın onunla konuştuğunu gördüm. Diyordu ki: “Saat çok geç oldu, çok yorgunum birkaç saat eve gitmeliyim bu esnada anneme bir şey olursa diye gidemiyorum. Rica etsem yanında bekleyip elini tutar mısın, ölürken yalnız hissetsin istemiyorum”  dedi.
n  Tamam” dedim. Hayatımın en uzun saatlerini geçirdim. Ölmesin diye dua ettim. Ellerinin yavaş yavaş morardığını gördüm. Sonra ayakları buz gibi oldu. İki kere gözlerini kocaman açtı. Baktı bana… o an gülümseyemedim. Sadece ellini sıkıca tuttum…
Gulcin Guler

4 Mart 2013 Pazartesi

Uçan şeyler

Sular aktı, bardaklar dolusu.
Sular aktı nehirler boyunca
Yeşil elbiseli bir kız
Dilinden düşürmedi hiç
Elinden, bir eski defter
Söylenmiş herşey gibi
Söylenip durdu
Söylendi ve durdu
İçinde bir sevinç
İçinde kederli bir Tavus kuşu
Kabardı durdu



Çok sevgili bir kaç gün bana iyi geldi.
Bu sana dair blogdaşım!

20 Şubat 2013'ceren


2 Şubat 2013 Cumartesi

Çiçek mi yine?

Uzun yılların ayaklarımızın altına serdiği sevginin bi gün somutlaşıp önümüzde duruvereceği kimin aklına gelirdi.  Hiç beklemediğin bir zaman ya da hep beklediğinde ve yine de olduğu için şaşırdığında. Zamansızca.
Ama yollar, yollar, biraz uzağımda ve bir notann sonlanması kadar da yakın. Bizi birbirimize çağıran yollar. Gece rüyalarımda oynattğım perdelerde bile vücut bulan dikey ve yatay bütün yollar kesiştiğinde ben bunu dinlerim hep:


Sonra bir aşk çiçeği açıverir pencerede.

Eski bir defterin arasında bulunan bir çiçeği tak göğsüne. 



Ceren'2şubat2013

5 Ocak 2013 Cumartesi

Fındığın tadı

C
Güzel bir müzik, güzel bir deniz ve gökyüzü, zaten ayırmak güç oluyor puslu havalarda, müziğin sesinin azaldığı yerlerde dalga seslerini de duyuyorum. Bir fincan Macadamia kahvesini yudumladım. Kırmızı atkımı sardım boynuma bir film çekiyorum içimden. Uçan Hollandalının kaptanının çaldığı o piyanonun esintisinde geminin ucuna oturup ayaklarımı aşağı sallamaktayım şu esnada. Ve elimde bir kutu var. Cesaretin Var mı Aşka? filmindeki kutunun aynısı ve ben içini açtığımda karşıma Juliet Binoche'un, lansquenet sous tannes kasabasında yaptığı o çikolatalar çıkıyor. Yere uzanıyorum ve çikolataların sonunu getiriyorum. Şimdi gerçek beni içine almıyorsa ben burada mutluyum. Yalnızsam ve kahvem varsa aklım ve biz hikayeler yazarız. Hikayenin bittiği yerde gerçeğin başlaması bazen acı verir. Adımımı bile atmak istemem. Gördükçe ve daha çok okudukça katmerlenen bir hezeyan içinde yuvarlanıp giderim. 
Chocolat
C
Yokuş yukarı çıkıyorum aklıma yazdığım eski şiirlerden biri geldi. Tam olarak hatırlayamamak ile birlikte temasında yokuştan aşağı sepetimden yeşil leblebiler yuvarlanıyordu. 



Dün akşam hususi olarak film almaya gittim, "Pazarları Hiç Sevmem". Film şahaneydi diyemem, ama ben beğendim, oyunculuklar için de yorum yapamam. Beni etkileyen sahnesi kızın internetten ailesi ile konuşması ve bilgisayarı pencereden dışarıyı göstermek için çıkardığı anda karın yağmaya başlaması beni biraz ağlattı. Aynısını yaptığım için, karlı sokağı anneme gösterdiğim için beni etkiledi film.
Biz sakiniz şimdi, hayatımda vuku bulan önemli olaylar bile aklımdan çıkmış durumda, sevgilim uzağımda, ben özlemi bir doğa olayı gibi sancı içinde seyrediyorum. 
Bu arada Macadamia kahvesini ilk kez içtim, fındık bol şekerli bir içime neden olsada, ılık ılık gitti. 

Ceren'Ocak2013
C





21 Aralık 2012 Cuma

Kafamda karmaşa


Sonra bir hafta daha başladı.
Hazır, tembel marifeti kekler yapıldı. Afiyetle yendi.
Hiçbir şey çalışamadığım için çok üzülüyorum. Bir de seyahat planlarıma sürpriz hava muhalefeti yüzünden planlarım aksayacak, yollarda kalıcam, okula geç kalıcam diye çılgınca fikirler aklımı kemiriyor. 
Ama oh! Çamaşırlar yıkandı ve asıldı.
Evimde değilken evimde olduğumdan daha çok evimin içinde geziyorum. Bütün yapılacak listesi gözümün önüne geliyor ve hiç gitmiyor. Dünyaya bunlar için gelmişim gibi bünyemi sarsıyorlar. Aklıma bir takım hadsiz ve manasız iş planlarım takıldığında çantamda yanımda taşıdığım ve yağmurdan dikkatlice koruduğum o kitabı okuyamadığım için, bunu bile yapamadığım için ufak ufak gözlerim yaşarıyor. Hele de izlemek istediğim filmler birini izleyemeden diğeri üstüne eklenince kalbim hızlı hızlı çarpıyor ve beden eğitimi derslerinde hocanın bugün voleybol oynayacağız dediğindeki gibi sırtımdan ter boşalıyor. 
Ben kafamı karıştırırım kendimim. Böyle rahatım.
Kek kalıbının içinden taştığı gibiyim.

Dün aklımda şu film vardı:













Gerçek şu ki:
Hayal etmeye başladığımda böyle çılgın bir yazar olacağımı düşünmüştüm:













Ama bugün bu haldeyim (başka günlerde de:):














Ceren'Aralık2012








2 Aralık 2012 Pazar

Metro ve Kitap



Ankara'da bazen sokaklarda kaybolmayı diliyorum. Şehre indiğimde buz gibi bir ayaz beni karşılıyor.   Sonra yavaşça gün doğuyor. Yürüyen merdivenler senfonik bir gıcırtı içinde, metronun kapıları açılıp kapanıyor hiç durmadan. Günde biletimi kaç kez okuttuğumu sayamıyorum; çünkü yürürken, dolaşırken katmerlenen yorgunluğum kendini göstermiyor. Ta ki eve giden son otobüsün koltuğuna oturana değin. Yerden kaldırmadığım kafamı kaldırıyorum arada bir yeni şeyler görüyorum, gülüyorum, hatırladığım şeyler de oluyor, durup kafa yoruyorum. Ama en çok yolun ortasında durup düşünmeyi seviyorum, hiç yadırganmadan öylece durmak.
Okuldan çıkıp avare avare dolaşırken kitap alma isteği içimden baş verdi. Her zaman ki gibi bir ritüel. Metroya bindim, cuma idi. Gazetelerin kitap eklerinin çıktığı gün, cuma. Teknolojik bütün imkanlara sahiptim; ama internetim yoktu. Canım da nasıl seyahat ve yemek ile ilgili roman ve deneme okumak istiyor anlatamam. Biraz araştırma yapıp kitapçıya dalmak istiyorum. Ama yapamadım, imkanlar el vermedi. Bir adam çantasının üstünde tuttuğu kitap eklerini karıştırıyordu, benim aklımda tilkiler, metronun soğuk demirlerine tutunmuş gidiyorum. Adama yönelip kitap eklerine bakabilir miyim dedim. Uzattı bir tanesini, kitaplar ile aran iyi sanırım dedi ve bir sürü kitap önerdi. Bir tane kitap örneğin Beowulf ile ilgiliydi. Yıllardır yayınevlerine bunun çevrilmesi için mektuplar yolluyormuş. En sonunda diyor basıldı. 'John Gardner- Grendel': bir canavarın gözünden...


Kitabın türkçesi YKYden basılmış. Başka kitaplarda söyledi. Örneğin geçen gün bizim için tiyatro bileti alıp, dar zamanımızda sanattan bir nefes almamızı sağladıkları oyunun kitabını okumamı önerdi. Ve o oyun, o sahne dekorları son zamanlarda izlediklerimin en iyisiydi. Oyun biraz uzun sürmüştü, bazen kopukluklar yaşamadım değil; ama yine de değerdi. "İstemem, eksik olsun." tiradı ile  Cyrano de Bergerac. Ankara Devlet Tiyatrosu'nda izledik.

Sonra adam kendi yaptığı çevirilerden bahsetti. İyice kulak kesildim, kim di ki bu adam? Poe'yu okur musun, Dost Yayınevinin Poe'nun bütün öykülerini 3 cilt halinde çevirmiş ve başka bir çok kitabın da farklı yayınevlerine çevirisini yapmış. Adını sormadım; ama metrodan indiğimde kendimi önce YKY Kitabevinde buldum, henüz çıkmamıştı Grendel, ancak 2 hafta sonra. Bunu aklıma not aldıktan sonra, koşar adımlarla Dost'a gittim. Poe'nun kitaplarını aradım ve buldum. Evet doğru diyordu. Öyle bir seri var ve çevirmende: Hasan Fehmi Nemli imiş. Benim adıma dolu dolu bir gün oldu. Bir gizemi keşfetmiştim gibi gururluydum. Çantamda Edgar Allan Poe, Bütün Öyküleri 1 ile eve yol aldım.

2Aralık2012'Ceren