12 Şubat 2011 Cumartesi

"Gitmek ya da Kalmak" üzerine

Sevgililer günü arifesinde ilişkilere dair yazayım dedim J pek sevecen bir yazı olmadığını, bitirince fark ettim. Bu sene de böyle olsun canım,  napalım yani J hem sonuçta, sorunsuz ilişki yoktur herhalde? Dimi ama!

“Gitmek zor, kalmak daha zor… Ne evet, ne hayır diyebiliyorum. Şunu anladım; gidenin arkasında “kalan” olmak çok zor. Garip bir psikoloji, mesele yalnızlık değil; “gidenin” artık hayatımda olmayacağı durumu… Buna hazır olmak diye bir şey yok! Çünkü kendini hazır hissedince, gitmek kadar bencil bir şey daha yok, karşıdakine büyük haksızlık. İçimizden neler düşünüyoruz bilmiyorum, o da bilmiyor. Ama sende haklısın kendince, içinde öyle bir yer var ki; hiç susmuyor, fısır fısır “artık olmaz, git, gitmelisin” diye sesleniyor devamlı. Kararsız bakışlar, tükenen sözler, değişmeyen tartışmalar, sabit görüşler, hep en başa dönmeler… Yazmak bile yorucu, hele bir de yaşamak. Neden bu kadar zor “gitmek”? Kalırsan mutlu olucak mısın? Peki ya gidersen! Seçim bizim ama zaten sorunda seçemememiz. Ne kötü. halbuki derler ya: "En kötü karar bile kararsızlıktan iyidir." diye. Ama şimdi biz, aynı kararsızlığı paylaşıyoruz. Bakışlarımızdaki yorgunluk, uykusuzluktan değil; ruhumuzdaki kararsızlıktan. Hayatımın hiçbir döneminde “hoşça kal” demek bu kadar zor olmadı. Ve sonuç; bir şansı daha hak ediyoruz. Belki bu sefer her şey güzel olur… “
Gülçin Güler

31 Ocak 2011 Pazartesi

fare kapanındaki bizler...

İçimde garip bir huzursuzluk var. Önce “havadandır” deyip, uyutmak istedim kendimi; yok olmadı. Yemedim!
 İç sesimi son derece net duyabildiğim bu günlerde, kendimi kandırmak öyle zor ki; anlatamam. Neden kendi kendimin duygularıyla bu kadar gaddarca oynuyorum? Ne için? Soluduğum hava değil beni bunaltan, bastığım toprak değil kalbimi köşeye sıkıştıran… Peki ne o zaman? İstemesem olmazdım bulunduğum yerde, durumda… Ama madem kendim istedim neden kapana kısılmış fare gibi hissediyorum. Evet, evet. Doğru benzetme bu işte, hani fare yakalanınca; önce çırpınır sonra içine huzursuzluk düşer, sonra da ölümü bekler ya! Farenin önünde iki yol var gibi görünür ama aslında üçtür. İlk seçenek şu; kapan öyle sağlam tutmuştur ki, orda öylece son nefesini verir. İkincisi; belki faremiz şanslıdır ve kapan eski, küflü, kırıktır ve biraz çırpınınca kurtulur. Üçüncü yolda şu: canavar gibi kocaman bir kedi gelir ve tırnaklarını geçire geçire, yavaş yavaş yer. İşte en kötü yol da bu. Görünmeyen dördüncü bir şıkta o kapanı kuranla ilgilidir ki, ona değinmeye tenezzül bile etmiyorum.
Ne yapasın şimdi fare! ‘Neden o peynire aldandım’ diye kendine mi kızsın! Neden orda olup o tuzağa düştüğüne mi yansın ya da kaderinin bu olduğuna karar verip çırpınmayı bıraksın mı? En kötüsü de sorular aklında dönerken kocaman bir kedinin ona doğru yaklaştığını görüyor olması… İçinde ki huzursuzluğa gelince; o da havadan değil kapanın demirinin yaptığı baskından, en azından orası kesin J
Yeryüzünde ki son dakikaları yaşadığını düşünürken, birden aklında şu soru belirir farenin: "Bu yoldan gitmeyi de, kapana düşmeyi de ben mi seçtim?" Cevap çok net: “Evet!” sonra yavaşça ve gururla kendini toplar, verdiği cevabın arkasında durması gerektiğinin farkındadır. O an’da aslında mücadelesinin kediyle, kapanla, peynirle olmadığını anlar ve yüzünde hafif bir gülümseme belirir.
Farenin sonunu merak etmemek elde değil! Ama yazıya burada son veriyorum, herkes kendini farenin yerine koyup; kendi hikâyesini yazsın. Çünkü asıl mesele hikayeyi kahramanın kendisinin yazmasıdır, farenin kendi yolunu çizdiği gibi... Bana sorarsanız : “Ben farenin kurtulacağına inanıyorum.”  
Gülçin Güler

21 Ocak 2011 Cuma

Bütün Yolculuk Boyunca Hasret Ayrılmadı Benden

Bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden
gölgem gibi demiyorum
çünkü hasret yanımdaydı zifiri karanlıkta da
Ellerim ayaklarım gibi de değil
uykudayken yitirirsin elini ayağını
ben hasreti uykuda da yitirmiyordum
Bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden
açlıktı, susuzluktu demiyorum
sıcakta soğuğu, soğukta sıcağı aramak gibi de değil
giderilmesi imkansız bir şey
ne sevinç ne keder
şehirlerle bulutlarla türkülerle de ilgisiz
içimdeydi dışımdaydı
Bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden
zaten elimde ne kaldı bu yolculuktan
hasretten gayrı
NAZIM HİKMET

19 Ocak 2011 Çarşamba

erken uyunmayan bir gece

Erken uyumak erkenden kalkmaya mı gerektir?

Uyumak uyumayı gerektirir, iyi gelebilir, kötü gelebilir.

Çok uyumak eşekten düşmüşe benzetebilir, pamuklara sarmalayabilir, tır çarpmışa çevirebilir, yumuşatabilir, değiştirebilir…

Uyumak yanında bir uyuyanla sevmeyi mi gerektirir

Sevmek sevilmeye gerektir, iyi gelebilir, kötü gelebilir.

Çok sevmek eşekten düşmüşe benzetebilir, pamuklara sarmalayabilir, tır çarpmışa çevirebilir, yumuşatabilir, değiştirebilir…

kulağımızda: Bülent Ortaçgil/yüzünü dökme küçük kız
"...Her Tutsağın Bir Kaçışı
Uykunun Uyanışıda Vardır..."


Ceren'18ocak2011

8 Ocak 2011 Cumartesi

az bulutlu yeni yıl

Soğuktan, ayazlardan, beklemekten, beklemenin ne demek olduğunu anlamaktan, defterin kopmuş sayfalarından geçtik, mektuplardan, soluklardan, soğukta buhar olup uçan nefeslerden, en büyük indirimlerden, biletlerden geçtik… sıcaktan, nemden, nemden tenimize yapışan pamuklu elbiselerden, sağ elimizde tuttuğumuz şemsiyelerden, kumlara basan çıplak ayaklarımızdan geçtik, düşen yaprakları topladık ve savurduk, film izledik ve uyuduk, yeni bir şarkı duyduk ve sevdik, rüyalarımızda o şarkıları o sahnelerde biz söyledik, kalpleri kırdık ve topladık, oyun oynadık, mızıkçılık yaptık, kahve içtik, kahveeee içmenin ne demek olduğunu anladık… çiçek topladık, çiçek aldık, çiçeklere baktık… üfleyen pencerelerde uçuşan perdelerin önünde, gök gürültüsünde yorganın altında çocuktuk, atılan bir bombada patladık, tiyatroya gittik, unuttuk ve karşılaştık. Dizi izledik, kaptırdık ve avunduk, televizyonu kapattık ve açtık, tüm fişleri çektik, suyu kapatıp çıktık evlerden, bavullar kaldırdık kaldırımlardan, bavullar gördük gidip gelen… sellere kapıldık, selde çaresizliği, depremi ve lavın içine aldığı sessizce yanan orman insanları gördük. Yeni bir dilden, yeni bir çalgıdan ve bir şeye başlayabilmeyi öğrenmekten geçtik. Yalnızlıktan ve sessizlik nedir onu hatırlayamamaktan, görememekten, duyamamaktan, anlatmaktan, anlaşılamamaktan, sabırlardan ve kitaplardan geçtik. Tam başındaydık, sonunu gördük, gözümüzü açtık ve kapattık, gözümüzü kapatıp açsak geçse dedik, gözümüzü kapatmaktan korktuk. Korkulardan, içine akan yaşlardan ve siyah gökyüzünden geçtik düşlere ve mavi gökyüzüne vardık.
Az bulutlu günlere…
Ceren'7ocak2011

14 Aralık 2010 Salı

romantik filmler geçidi

kız otobüse biner, koltuğunu bulur cam kenarı, hep yan koltuğunun boş olduğunu hayal ederek oturur koltuğuna, genellikle çaresiz genç anneler ve kucağında bebekleri, vurdumduymaz anneler ve haşarı çocukları, koluyla dürtükleyen orta yaşlı teyzeler ya da seyahate çıkmanın heyecan verici yükünü taşıyan üniversiteli bir genç bayan... yan koltukta biri vardır ve modernleşen, teknolojinin hat safhada olduğu otobüslerde çeşit çeşit filmler vardır. içi özlemle dolu olan kızın ilk atladığı cevap romantik komediler olur. bir hayal alemine dalmak üzeredir bir yandan tekerlekler kat ederken yolu, aklı olduğu yerde durmamaktadır, gittiği yolun sonunda filmin ortasına düşeceğini sanmaktadır.





bu karlı havada kısacık olan mesafe uzadıkça uzadığı için ardı ardına bir kaç romantik film izlediğim için iki gündür etkisinden kurtulamadım. filmler arasındaki ortak paydaları bulmak çok kolaydı. olay örgüsünün hep aynı olması, o romantik hem de oldukça kaba ve maço, o ilk başlayan nefret dolu anların kendini romantizme bırakışı falan... ama hep sevdim bu yinelenen filmleri, oyuncuların ve şehirlerin, ülkelerin farklı olmayışı bile, esas oğlanın aylak aylak dolaşması, espri anlayışı, kapanmayan eski bir yarasının oluşu, şarap içenin değil de hunharca bira şişesini deviren erkeğin kazanması oyunu... yine de sevdim. kendimi kızın yerine koymadan izlediğim filmlerden bunlar. biz o kız olmayacaktık; ama o erkek ortalamada aranıpta bulunamayan erkektir.

romantik filmler geçidinden bir çıkış, otobüsten iner kız.


Ceren'14aralık2010

12 Aralık 2010 Pazar

pencereden kar geliyor...

Yağmurun kara öykündüğü bir gündü. özlediği beyaz yolculuk gelmeliydi, geldi. Bir kadın camdan sokağı seyretti ve talihsizlik kuşunun başında döndüğünü düşündü. Acıyı hissetti sağ ayağında ve biraz metallerden bahsetti kendine. Bir adam uyuyordu, sol kolu uyuşup duruyordu, sinirlerini bozuyor, küçük beyaz bir leke gibi sızıyı içinde tutuyordu. Kadın araladığı perdeyi kapattı.

Bir çocuk yüzüne vuran keskin rüzgara her gün yeniden alışmaya çalışıyordu, gözü kapıda ha açıldı açılacak ve başka bir çocuk kapının kapanma sesini duyacaktı. Biri girecek diğeri çıkacaktı.
Bir kız soluk alırken zorlanıyordu, uğurladığı misafirlerin ardından kendini usulca bıraktığı yatağına. Yeni bir şeyler denediği hayatta kendi cesaretine hayretle bakıyordu. Bir bileğindeki genlerinden bir bilezik, diğer bileğindeki gümüş bir prangayı kıskandı.

Sarı, kıvırcık saçlı o kız rüya görüyordu.
Kömür karası gözlerini yuman o dilber şimdi ne yapıyordu?

Ceren '11aralık2010