2 Şubat 2013 Cumartesi

Çiçek mi yine?

Uzun yılların ayaklarımızın altına serdiği sevginin bi gün somutlaşıp önümüzde duruvereceği kimin aklına gelirdi.  Hiç beklemediğin bir zaman ya da hep beklediğinde ve yine de olduğu için şaşırdığında. Zamansızca.
Ama yollar, yollar, biraz uzağımda ve bir notann sonlanması kadar da yakın. Bizi birbirimize çağıran yollar. Gece rüyalarımda oynattğım perdelerde bile vücut bulan dikey ve yatay bütün yollar kesiştiğinde ben bunu dinlerim hep:


Sonra bir aşk çiçeği açıverir pencerede.

Eski bir defterin arasında bulunan bir çiçeği tak göğsüne. 



Ceren'2şubat2013

5 Ocak 2013 Cumartesi

Fındığın tadı

C
Güzel bir müzik, güzel bir deniz ve gökyüzü, zaten ayırmak güç oluyor puslu havalarda, müziğin sesinin azaldığı yerlerde dalga seslerini de duyuyorum. Bir fincan Macadamia kahvesini yudumladım. Kırmızı atkımı sardım boynuma bir film çekiyorum içimden. Uçan Hollandalının kaptanının çaldığı o piyanonun esintisinde geminin ucuna oturup ayaklarımı aşağı sallamaktayım şu esnada. Ve elimde bir kutu var. Cesaretin Var mı Aşka? filmindeki kutunun aynısı ve ben içini açtığımda karşıma Juliet Binoche'un, lansquenet sous tannes kasabasında yaptığı o çikolatalar çıkıyor. Yere uzanıyorum ve çikolataların sonunu getiriyorum. Şimdi gerçek beni içine almıyorsa ben burada mutluyum. Yalnızsam ve kahvem varsa aklım ve biz hikayeler yazarız. Hikayenin bittiği yerde gerçeğin başlaması bazen acı verir. Adımımı bile atmak istemem. Gördükçe ve daha çok okudukça katmerlenen bir hezeyan içinde yuvarlanıp giderim. 
Chocolat
C
Yokuş yukarı çıkıyorum aklıma yazdığım eski şiirlerden biri geldi. Tam olarak hatırlayamamak ile birlikte temasında yokuştan aşağı sepetimden yeşil leblebiler yuvarlanıyordu. 



Dün akşam hususi olarak film almaya gittim, "Pazarları Hiç Sevmem". Film şahaneydi diyemem, ama ben beğendim, oyunculuklar için de yorum yapamam. Beni etkileyen sahnesi kızın internetten ailesi ile konuşması ve bilgisayarı pencereden dışarıyı göstermek için çıkardığı anda karın yağmaya başlaması beni biraz ağlattı. Aynısını yaptığım için, karlı sokağı anneme gösterdiğim için beni etkiledi film.
Biz sakiniz şimdi, hayatımda vuku bulan önemli olaylar bile aklımdan çıkmış durumda, sevgilim uzağımda, ben özlemi bir doğa olayı gibi sancı içinde seyrediyorum. 
Bu arada Macadamia kahvesini ilk kez içtim, fındık bol şekerli bir içime neden olsada, ılık ılık gitti. 

Ceren'Ocak2013
C





21 Aralık 2012 Cuma

Kafamda karmaşa


Sonra bir hafta daha başladı.
Hazır, tembel marifeti kekler yapıldı. Afiyetle yendi.
Hiçbir şey çalışamadığım için çok üzülüyorum. Bir de seyahat planlarıma sürpriz hava muhalefeti yüzünden planlarım aksayacak, yollarda kalıcam, okula geç kalıcam diye çılgınca fikirler aklımı kemiriyor. 
Ama oh! Çamaşırlar yıkandı ve asıldı.
Evimde değilken evimde olduğumdan daha çok evimin içinde geziyorum. Bütün yapılacak listesi gözümün önüne geliyor ve hiç gitmiyor. Dünyaya bunlar için gelmişim gibi bünyemi sarsıyorlar. Aklıma bir takım hadsiz ve manasız iş planlarım takıldığında çantamda yanımda taşıdığım ve yağmurdan dikkatlice koruduğum o kitabı okuyamadığım için, bunu bile yapamadığım için ufak ufak gözlerim yaşarıyor. Hele de izlemek istediğim filmler birini izleyemeden diğeri üstüne eklenince kalbim hızlı hızlı çarpıyor ve beden eğitimi derslerinde hocanın bugün voleybol oynayacağız dediğindeki gibi sırtımdan ter boşalıyor. 
Ben kafamı karıştırırım kendimim. Böyle rahatım.
Kek kalıbının içinden taştığı gibiyim.

Dün aklımda şu film vardı:













Gerçek şu ki:
Hayal etmeye başladığımda böyle çılgın bir yazar olacağımı düşünmüştüm:













Ama bugün bu haldeyim (başka günlerde de:):














Ceren'Aralık2012








2 Aralık 2012 Pazar

Metro ve Kitap



Ankara'da bazen sokaklarda kaybolmayı diliyorum. Şehre indiğimde buz gibi bir ayaz beni karşılıyor.   Sonra yavaşça gün doğuyor. Yürüyen merdivenler senfonik bir gıcırtı içinde, metronun kapıları açılıp kapanıyor hiç durmadan. Günde biletimi kaç kez okuttuğumu sayamıyorum; çünkü yürürken, dolaşırken katmerlenen yorgunluğum kendini göstermiyor. Ta ki eve giden son otobüsün koltuğuna oturana değin. Yerden kaldırmadığım kafamı kaldırıyorum arada bir yeni şeyler görüyorum, gülüyorum, hatırladığım şeyler de oluyor, durup kafa yoruyorum. Ama en çok yolun ortasında durup düşünmeyi seviyorum, hiç yadırganmadan öylece durmak.
Okuldan çıkıp avare avare dolaşırken kitap alma isteği içimden baş verdi. Her zaman ki gibi bir ritüel. Metroya bindim, cuma idi. Gazetelerin kitap eklerinin çıktığı gün, cuma. Teknolojik bütün imkanlara sahiptim; ama internetim yoktu. Canım da nasıl seyahat ve yemek ile ilgili roman ve deneme okumak istiyor anlatamam. Biraz araştırma yapıp kitapçıya dalmak istiyorum. Ama yapamadım, imkanlar el vermedi. Bir adam çantasının üstünde tuttuğu kitap eklerini karıştırıyordu, benim aklımda tilkiler, metronun soğuk demirlerine tutunmuş gidiyorum. Adama yönelip kitap eklerine bakabilir miyim dedim. Uzattı bir tanesini, kitaplar ile aran iyi sanırım dedi ve bir sürü kitap önerdi. Bir tane kitap örneğin Beowulf ile ilgiliydi. Yıllardır yayınevlerine bunun çevrilmesi için mektuplar yolluyormuş. En sonunda diyor basıldı. 'John Gardner- Grendel': bir canavarın gözünden...


Kitabın türkçesi YKYden basılmış. Başka kitaplarda söyledi. Örneğin geçen gün bizim için tiyatro bileti alıp, dar zamanımızda sanattan bir nefes almamızı sağladıkları oyunun kitabını okumamı önerdi. Ve o oyun, o sahne dekorları son zamanlarda izlediklerimin en iyisiydi. Oyun biraz uzun sürmüştü, bazen kopukluklar yaşamadım değil; ama yine de değerdi. "İstemem, eksik olsun." tiradı ile  Cyrano de Bergerac. Ankara Devlet Tiyatrosu'nda izledik.

Sonra adam kendi yaptığı çevirilerden bahsetti. İyice kulak kesildim, kim di ki bu adam? Poe'yu okur musun, Dost Yayınevinin Poe'nun bütün öykülerini 3 cilt halinde çevirmiş ve başka bir çok kitabın da farklı yayınevlerine çevirisini yapmış. Adını sormadım; ama metrodan indiğimde kendimi önce YKY Kitabevinde buldum, henüz çıkmamıştı Grendel, ancak 2 hafta sonra. Bunu aklıma not aldıktan sonra, koşar adımlarla Dost'a gittim. Poe'nun kitaplarını aradım ve buldum. Evet doğru diyordu. Öyle bir seri var ve çevirmende: Hasan Fehmi Nemli imiş. Benim adıma dolu dolu bir gün oldu. Bir gizemi keşfetmiştim gibi gururluydum. Çantamda Edgar Allan Poe, Bütün Öyküleri 1 ile eve yol aldım.

2Aralık2012'Ceren

1 Kasım 2012 Perşembe

kış şerbeti

Sonbahar geldi. 
buraya çok yakışan bir şarkı var. diyor ki: 'neresi sıla bize neresi gurbet, yollar bize memleket'. herkes benim için çok zor olduğunu söyledi, söylemeye devam ediyor. haftalık yol kapasitem tavan yaptı. ama ben huzuru oturarak uyumakta buldum. sırtımda bir yastık, üzerimde komşumun taşınma hediyesi gül kurusu kalın bir şal, elimdeki valize ya da sırtımdaki çantaya ek bir torbaya dolduruyorum uyku eşyalarımı. çantamda iki elma oluyor. daha ferah uyumamı sağlıyor. rutin işlerin arasına artık böyle ufak ayrıntıları katarak, normalleştirmeye çalışıyorum. blog arkadaşımla aramızdaki uzak mesafeyi bu sayfalarda gideririz diye düşünmüştüm; ama ikimizden de bir ses çıkmadı. oysa ki bir dolu değişiklik oldu hayatlarımızda. aklımda daha çok plan var artık gerçekleştirilmesi gereken. bir de yaptığım planlara alternatif olanlar. havaların artık daha hızlı kararması sonucunda, yani karanlıkta ben hayal etmeyi bırakırım. eskiden yolculuklarda ve uyumadan önce türlü senaryolar yazardım. ya kuracak bir senaryom kalmadı ya da senaryo kuracak bir hayalperest ruh. 
Kış geldi.
sonbahardan kışa geçiverdi hava. yazın çocuklara okul karnesi köpekler terk edildi. kuşlar terk etti. ağaçları yapraklar terk etti, çimenleri yeşiller. güneş terk etti yavaş yavaş, rüzgarlar geldi yağmurlarla. davullar, zurnalar terk etti, keman ve piyano geldi. gökyüzü maviyi kaybetti, bulutlar geldi. dergileri terk etti insan, küçük, şiir yazmaya elverişli defterler geldi. mandarin geldi, ıhlamur geldi, tarçın geldi, zencefil, bal... kış şerbeti geldi. bu şerbeti içerken mutlu olmayı ve mutlu olmanızı diliyorum bugün. yanında ufaktan acı bademli kurabiyelerden de götürün.


Ceren '1kasım2012



25 Ağustos 2012 Cumartesi

Günlerim

uyuyorum, kapının zili çalıyor, benim kapımın zili hiç çalmaz ki yüreğim hızlı hızlı çarpıyor. kapının deliğinde bir mum.:) sileceklerin iflas ettiği yağmurlu bir gün, ayakkabıların içine suların dolduğu, pantolon paçalarının hafif çamura bulandığı, akşamında sıcak bir battaniye aradığım bir araba yolculuğu :) ya da güneşli bir gün, tahta bir masanın etrafına toplanılmış, iyiliğe güzelliğe kaldırılıyor kadeh, bir köpek havlıyor; ama ona köpek dememeliyiz. bir sokakta masalar dolusu insan, gitarı ve yüksek sesi bırakıp gidiyoruz fasıla... en içten dileklerimizle döküyoruz kurtlarımızı. :)daha da geriye gitmeye başlıyorum. pastayı getiriyor garson, sürprizi yapanlarda şaşırıyor.:) daha geriye gidiyorum. bir çocuk geliyor yanıma. şimdi yıkıldı "delicia"da kahve ve pasta.

Geç kalmış bir yazı bu. Bir kısmı telaşla gecen hayatımdan geriye kalan günleri uyuyarak geçirdiğim  dakikalarda dökülmüş bir satır. Ölümü gördüğüm, hayallerimi gördüğüm uzaktan, o uzağa yaklaştığım bir yazdan. Kalbin korku ve askla çarptığı bu yazda ellerimi ağlattım. Kimse yoktu ve olanları kalbime anlattım. Yalnız büyüdüğüm odamda baskalarını da ağırladım, kalabalık ailenin tadı ne güzeldi. Kendini bulamadan uyunan geceler sakin ve korunaklı... 

Ceren,28.05-25.08
Günlerim

8 Mayıs 2012 Salı

1 sene uçtu gitti!!!



Tam 1 sene önce ve tam bugün bu ülkeye geldim. O gün ki hislerimi dün gibi hatırlıyorum, heyecan, panik, sevinç, korku, hüzün, merak hepsi bir aradaydı. Hayatımda ilk kez başka bir ülkeye yolculuk yapıyordum ve yalnızdım. Nasıl bir yere gidiyorum, acaba yanında kalacağım aile iyi mi, nasıl insanlar, kaybolur muyum, okul nasıl, derdimi anlatabilecek miyim, İngilizcem yetecek mi buna…  ve buna benzer bir sürü soru kafamda aralıksız yankılanıyordu.
Neyse ki Londra da havaalanına indiğimde beni karşılayacak bir Devrim Abi’m vardı ve içim en azından Londra kısmı için rahattı. Taa ki ertesi gün Bournemouth’a gelene kadar, bu şehre indiğimde, derin bir yalnızlık hissi birden çöktü sanki… “dil bilmem, yol bilmem ne işim var benim burada ya” diyen iç sesimi bastırıp, taksiye doğru yol aldım. Okuldan gelen adres kâğıtlarını göstererek, maymun diliyle, nereye gitmek istediğimi güç bela açıkladım. Bırak İngilizceyi heyecandan zaten Türkçeyi de unutmuştum o dakikalarda…
Saat olarak hesaplayınca kısa ama bana sorarsan sanki on gündür yollardaymışım da, yenice yollucuğum bitmiş hissindeyken, evi buldu taksici… karnım aç, tuvalete gitmem lazım, bir yandan valizim, sırt çantam, bir yandan bastıramadığım heyecanlı panik atak yapım… of hala hatırlıyorum an be an… neyse hangi cümleyle başlasam kendimi nasıl tanıtsam diye otobüste 3 saat kadar düşünmüştüm, hatta belki konuşamam diye defterime yazmıştım, şimdi baktım ne saçmalamışım, sanki sınav da çıkarıp kopya çekecekmiş gibi. Nitekim eve girip beni bekleyen aile ve öğrencileri görünce dilimi yuttum sanki, konuşamadım. Sorulara sadece “evet, hayır, bilmem” den öte hiç cevap veremedim. Bir de heyecandan yemekte yiyemedim. Benim gibi açlığa dayanamayan bir insan için, inanılmaz bir durum yani. Neyse zaten bunu çabuk atlattım J çok şanslıyım ki, harika bir aile ye denk geldim. Evin annesi –Luciana- ile çok iyi anlaştık. Öğrenciler çok yardım sever ve eğlenceli tiplerdi. Onlarla da uyum sağlamak kolay oldu. Okuldan da bir sürü yeni arkadaşlar edindim. Öyle böyle derken işte 1 sene uçmuş gitmiş.
Şimdi  de oturdum hayat muhasebesi yapıyorum, geldiğime değdi mi! Bana ne kattı! Hedeflerim için ne ölçüde fayda sağlayacak! Geleceğim için iyi bişey mi yaptım! Yani anlayacağınız yine sorular yine sorular, benim sorularım hiç bitmez ki zaten.
1 sene içinde bende ne değişti: hiç İngilizce konuşamayan ben, şimdi de hiç susmuyorum. Hala daha öğrenecek çok şey var ama 1 sene önceki İngilizcemle kıyaslayınca aradaki farkı görebiliyorum. Saçma bir sınav takıntım vardı (ÜDS) ondan almak istediğim puan, Türkiye de son zamanlarımda artık iyice sinirlerime dokunuyordu. Yani nasıl desem, kendimi kapana kısılmış fare ve hatta salak gibi hissetmeye başlamıştım, dene dene dene… bir türlü alamıyordum gerekli puanı. Buraya gelip o sorumu çözeceğimi umuyordum ki ilk 5 ayda yine halledemedim. Arada gelip denedim,yine olmadı. Ama daha sonra denkliği olan bi sınava burada girdim (İELTS) sürpriz bir şekilde istediğimden de fazla puanı aldım. Ama ben o puanı alınca fark ettim ki, benim için geçen süreçte o saçma sınav ve o puan önemini kaybetmişti. O bir ölçü değildi, olamazdı. Ben şimdi puanım var diye çok mu iyi biliyorum “hayır”, puan alamayan bir insanın İngilizcesi kötü mü “hayır”… bu olmamalı, böyle olmamalı… en azından ben bu düşünce yapısından kurtulmalıyım dedim kendi kendime. Hatta kendime acıdım bir an, neden zamanında o kadar takıntı yapmışım, neden sistemin kurbanı olmuşum diye.
Buraya gelmenin benim için en büyük zorluğu da ailemden, sevdiklerimden çok uzakta olmak ve istediğim her an gidememek.  Ama onlar bana öyle güzel destek oluyorlar ki, onları her an yanımda hissediyorum, yani bu sürecin geçici olduğunu ve benim geleceğim için olduğunu her an vurgulayıp içimi rahatlatıyorlar. İlelebet burada olamam, yapamam, bana göre değil o… bunu bende onlarda çok iyi biliyorlar. Bütün kültürlere sonsuz saygım var ama ben kendi kültürümü çok özlüyorum. Hiç milliyetçi duygulara sahip olmayan ben bile bunu diyorsam, cidden özlediğimdendir. 
Gelelim şu soruya: şimdi burada ne yapıyorum? Neden hala buradayım? Bu geçen süreçte, büyüdüm, değiştim, çok öğrendim, hayat tecrübeme tecrübe kattım, kitaplardan okuduğum, televizyondan gördüğüm ülkelerin insanlarıyla tanıştım, farklı dillerde şarkılar söyledim, hiç denemediğim bilmediğim yemekler denedim, başka dilde ağladım, konuştum, güldüm, sayıkladım… buraya gelmekteki ilk amacımdan uzaklaştım çünkü kendimdeki öğrenme ve gelişme tutkusunu keşfettim. Beni bir yerlere, bir şeylere sürükleyen tek his bu, eskiden özgürlük hissi olduğunu düşünürdüm ama fark ettim ki bu değil, kendimi yanlış tanımlamışım. Beni alıp götüren “bilme, gelişme, öğrenme” hissi… Ben "hayatın" deneyerek öğrenileceğini düşünenlerdenim. Biz insanlar koyun sürüsü değiliz ki, hepimiz aynı yöne gidelim. Her nerde, ne yaparsam yapayım; eğer yerimde saydığımı, her şeyin monotonlaştığını hissedersem, o an bende ipler kopuyor. Bu hayatımın bütün alanlarında geçerli bir şey benim için. Bende ki akademi tutkusunun sebebi de buradan geliyor olsa gerek. Çünkü üniversite ortamında olmak demek, kitaplardan, dünyadan, yazılanlardan, sanattan, yeniliklerden, bilimden, olanlardan haberdar olmak demek… Ha derseniz ki: gerçekten isteyen bir insan bunu başka bir işte çalışırken de yapabilir. “evet, katılıyorum” kesinlikle yapabilir. Hatta birçok insan yapıyor da. Bilmek için araştırmacı ruhunuzun, biraz da merakınızın olması yeter. Neye ilgi duyuyorsanız onu öğrenirsiniz, takip edersiniz. Öğrenmek, gelişmek sınırsız- sonsuz bir şey ve ama ben bunu yaparken öğrendiklerimi, gördüklerimi hislerimle birleştirip yazmak, yayınlamak, aktarmak istiyorum ve yapacağım da. Akademi takıntımdan kurtuldum diyebilirim aslında… yani döndüğümde çalışmak için kendime sabit bir alan belirlemedim henüz. Ama ne yapmak istemediğimi biliyorum en azından…
Her neyse uzun lafın kısası ve soruların cevabı, bugünlerde hala buradayım çünkü sadece dil okulunu bitirmek yeterli gelmedi. Ve hala sabrım, enerjim varken, bir de master yapayım öyle döneyim dedim kendime. Ve başvuru yaptım. Hala bir sonuç gelmedi. Olup olmayacağını bilmiyorum ama olursa güzel olur. Olmazsa da “vardır bunda da bir hayır” derim, toplar valizi gelirim. "Planlar, bozulmak içindir" derdi çok saygıdeğer bir hocam... o yüzden herşeye hazırlıklı olmak gerek...
7 Mayıs 2012
Gülçin Güler
not** ilk fotoğraf 1 sene önce bugün çekildi
         ikinci fotoğraf bugün çekildi.
         (7 farkı bul :) :))