Düşünmek, yazmak, konuşmak, okumak… İnsana özgü temel niteliklerin başında gelir bunlar…
Hangisini ne kadar yapıyoruz tartışılır?
‘Konuşma’dan başlarsak eğer; bizim toplumumuzda bu niteliklerden içinde en çok sevileni budur. Neden? Çünkü hiç emek sarf etmeden, küçük bir dil hareketi ile ağzımıza geleni söyleyivermek çok kolay oluyor. Zaten herkes başkalarının işine, burnunu sokmaya her daim hazır olduğu için; konuşacak yer arıyor. O yeri bulduğunda da hiç susmuyor.
Konuşan kişi devamlı kendi anlattığına yoğunlaşıyor zaten karşısındaki de dinlemeyi bilmediği için anlatılanın pek bir önemi olmuyor. Dinleyen gerçekten dinlemiyor, içten içe kendi söyleyeceklerini hazırlıyor. Mantıklı biri uzaktan konuşmayı dinlese ne kadar saçma olduğunu hemen anlayabiliyor. Herkes kendini gösterme çabasında konuşuyor da konuşuyor. Söz ağızdan çıktı mı geri de alınmıyor. Tabi bundan dolayı da en yakınlar bile düşman olabiliyor. Halbuki biraz çenelerini tutsalar, sonradan pişman olmaktansa; birazcık dillerine hâkim olsalar, her şey çok güzel olacak.
Gelelim ‘yazma’ ya… Yazmayı bilen herkes yazabilir, bu doğuştan gelen bir yetenek değildir. Kiminin yazdığı güzel olur, kiminin kötü olur. Yazdıkça gelişir, güzelleşir. Yazmak bir terapi gibidir, ruhu ferahlatır, aydınlığa götürür. Yazarken, içinizdekileri dışarı attıkça hafiflersiniz; başka pencereden bakarsınız. Okul sıralarında, öğretmenlerin iteklemesiyle zorla yazdığınız yazılardan bahsetmiyorum. İçinizden gelerek yazmaktan bahsediyorum.
Mesela güzel bir gün geçirdiniz, ne yazık ki zaman içinde ayrıntılar unutulmaya mahkumlar… Ama yazıya döktüğünüzde her an açıp bakabilir ve o anı yeniden hatırlayabilirsiniz. Ya da bir haber izlediniz ve o an içinizdeki köşe yazarı birden ortaya çıktı. Hemen alın kağıdı kalemi döktürün yazıyı… Kötü olacak diye endişe etmeyin, çünkü zaten güzel olan o amatörlükle yazmanız.
‘Okumak’ dünyanın en güzel şeyidir. Oturduğunuz yerden bambaşka alemlere götürür sizi ve geri dönmeyi bazen hiç istemezsiniz. Hayal gücünüzü sonuna kadar genişletir. Emek ister ama karşılığını fazlasıyla verir. Sabretmeyi öğretir, merak duygusunu canlandırır, her satırda yeni bir şey daha öğretir. Okudukça daha çok bilirsiniz, daha çok bildikçe; kendinize olan güveniniz artar. Okumayanlardan farklı bakarsınız ve farklı görürsünüz dünyayı. Bizim toplumumuzda gerçekten okuyan insan sayısı çok az ama umut ediyorum artacaktır.
Descartes’in ünlü sözüyle başlamak istiyorum: “Düşünüyorum öyleyse varım” demiş düşünür. O zaman birçoğumuz ‘yok’uz aslında. Artık insanlarımız vazgeçti düşünmekten, daha doğrusu vazgeçirildiler. Öyle bir sistem ki; “düşünmeden yaşa” diyor sana. Eğer sorgulamaya kalkarsan da, anında susturuluyorsun.
Bilinçli olarak düşünmemeyi tercih edenlerimiz de var ama sadece kendilerini kandırıyorlar. Belki onların seçtiği yol daha iyidir diye denemeye çalıştım ama beceremedim. Çünkü etrafta çatışmalar olurken, kendimi tozpembe bakmaya mecbur edemedim. Bakamam, aslında kimse bakamaz. Sadece öyleymiş gibi yapar. Sonra da kendini bu oyunun içinde kaybeder ve maddi çıkarlarının peşinde ömrünü feda eder.
Toplum olarak, gerçek anlamda düşünmeye ihtiyacımız var. Bu insani özeliklerimizi doğru kullanmaya özen göstermeliyiz. “Söz gümüşse sukut altındır”, “Çok okuyan çok bilir”, “İki düşün bir konuş” diyerek bugünkü yazımı özlü sözler eşliğinde sonlandırıyorum.
Gülçin Güler / 17.04.2010 - DENİZLİ GAZETESİ
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder