1 Kasım 2012 Perşembe

kış şerbeti

Sonbahar geldi. 
buraya çok yakışan bir şarkı var. diyor ki: 'neresi sıla bize neresi gurbet, yollar bize memleket'. herkes benim için çok zor olduğunu söyledi, söylemeye devam ediyor. haftalık yol kapasitem tavan yaptı. ama ben huzuru oturarak uyumakta buldum. sırtımda bir yastık, üzerimde komşumun taşınma hediyesi gül kurusu kalın bir şal, elimdeki valize ya da sırtımdaki çantaya ek bir torbaya dolduruyorum uyku eşyalarımı. çantamda iki elma oluyor. daha ferah uyumamı sağlıyor. rutin işlerin arasına artık böyle ufak ayrıntıları katarak, normalleştirmeye çalışıyorum. blog arkadaşımla aramızdaki uzak mesafeyi bu sayfalarda gideririz diye düşünmüştüm; ama ikimizden de bir ses çıkmadı. oysa ki bir dolu değişiklik oldu hayatlarımızda. aklımda daha çok plan var artık gerçekleştirilmesi gereken. bir de yaptığım planlara alternatif olanlar. havaların artık daha hızlı kararması sonucunda, yani karanlıkta ben hayal etmeyi bırakırım. eskiden yolculuklarda ve uyumadan önce türlü senaryolar yazardım. ya kuracak bir senaryom kalmadı ya da senaryo kuracak bir hayalperest ruh. 
Kış geldi.
sonbahardan kışa geçiverdi hava. yazın çocuklara okul karnesi köpekler terk edildi. kuşlar terk etti. ağaçları yapraklar terk etti, çimenleri yeşiller. güneş terk etti yavaş yavaş, rüzgarlar geldi yağmurlarla. davullar, zurnalar terk etti, keman ve piyano geldi. gökyüzü maviyi kaybetti, bulutlar geldi. dergileri terk etti insan, küçük, şiir yazmaya elverişli defterler geldi. mandarin geldi, ıhlamur geldi, tarçın geldi, zencefil, bal... kış şerbeti geldi. bu şerbeti içerken mutlu olmayı ve mutlu olmanızı diliyorum bugün. yanında ufaktan acı bademli kurabiyelerden de götürün.


Ceren '1kasım2012



25 Ağustos 2012 Cumartesi

Günlerim

uyuyorum, kapının zili çalıyor, benim kapımın zili hiç çalmaz ki yüreğim hızlı hızlı çarpıyor. kapının deliğinde bir mum.:) sileceklerin iflas ettiği yağmurlu bir gün, ayakkabıların içine suların dolduğu, pantolon paçalarının hafif çamura bulandığı, akşamında sıcak bir battaniye aradığım bir araba yolculuğu :) ya da güneşli bir gün, tahta bir masanın etrafına toplanılmış, iyiliğe güzelliğe kaldırılıyor kadeh, bir köpek havlıyor; ama ona köpek dememeliyiz. bir sokakta masalar dolusu insan, gitarı ve yüksek sesi bırakıp gidiyoruz fasıla... en içten dileklerimizle döküyoruz kurtlarımızı. :)daha da geriye gitmeye başlıyorum. pastayı getiriyor garson, sürprizi yapanlarda şaşırıyor.:) daha geriye gidiyorum. bir çocuk geliyor yanıma. şimdi yıkıldı "delicia"da kahve ve pasta.

Geç kalmış bir yazı bu. Bir kısmı telaşla gecen hayatımdan geriye kalan günleri uyuyarak geçirdiğim  dakikalarda dökülmüş bir satır. Ölümü gördüğüm, hayallerimi gördüğüm uzaktan, o uzağa yaklaştığım bir yazdan. Kalbin korku ve askla çarptığı bu yazda ellerimi ağlattım. Kimse yoktu ve olanları kalbime anlattım. Yalnız büyüdüğüm odamda baskalarını da ağırladım, kalabalık ailenin tadı ne güzeldi. Kendini bulamadan uyunan geceler sakin ve korunaklı... 

Ceren,28.05-25.08
Günlerim

8 Mayıs 2012 Salı

1 sene uçtu gitti!!!



Tam 1 sene önce ve tam bugün bu ülkeye geldim. O gün ki hislerimi dün gibi hatırlıyorum, heyecan, panik, sevinç, korku, hüzün, merak hepsi bir aradaydı. Hayatımda ilk kez başka bir ülkeye yolculuk yapıyordum ve yalnızdım. Nasıl bir yere gidiyorum, acaba yanında kalacağım aile iyi mi, nasıl insanlar, kaybolur muyum, okul nasıl, derdimi anlatabilecek miyim, İngilizcem yetecek mi buna…  ve buna benzer bir sürü soru kafamda aralıksız yankılanıyordu.
Neyse ki Londra da havaalanına indiğimde beni karşılayacak bir Devrim Abi’m vardı ve içim en azından Londra kısmı için rahattı. Taa ki ertesi gün Bournemouth’a gelene kadar, bu şehre indiğimde, derin bir yalnızlık hissi birden çöktü sanki… “dil bilmem, yol bilmem ne işim var benim burada ya” diyen iç sesimi bastırıp, taksiye doğru yol aldım. Okuldan gelen adres kâğıtlarını göstererek, maymun diliyle, nereye gitmek istediğimi güç bela açıkladım. Bırak İngilizceyi heyecandan zaten Türkçeyi de unutmuştum o dakikalarda…
Saat olarak hesaplayınca kısa ama bana sorarsan sanki on gündür yollardaymışım da, yenice yollucuğum bitmiş hissindeyken, evi buldu taksici… karnım aç, tuvalete gitmem lazım, bir yandan valizim, sırt çantam, bir yandan bastıramadığım heyecanlı panik atak yapım… of hala hatırlıyorum an be an… neyse hangi cümleyle başlasam kendimi nasıl tanıtsam diye otobüste 3 saat kadar düşünmüştüm, hatta belki konuşamam diye defterime yazmıştım, şimdi baktım ne saçmalamışım, sanki sınav da çıkarıp kopya çekecekmiş gibi. Nitekim eve girip beni bekleyen aile ve öğrencileri görünce dilimi yuttum sanki, konuşamadım. Sorulara sadece “evet, hayır, bilmem” den öte hiç cevap veremedim. Bir de heyecandan yemekte yiyemedim. Benim gibi açlığa dayanamayan bir insan için, inanılmaz bir durum yani. Neyse zaten bunu çabuk atlattım J çok şanslıyım ki, harika bir aile ye denk geldim. Evin annesi –Luciana- ile çok iyi anlaştık. Öğrenciler çok yardım sever ve eğlenceli tiplerdi. Onlarla da uyum sağlamak kolay oldu. Okuldan da bir sürü yeni arkadaşlar edindim. Öyle böyle derken işte 1 sene uçmuş gitmiş.
Şimdi  de oturdum hayat muhasebesi yapıyorum, geldiğime değdi mi! Bana ne kattı! Hedeflerim için ne ölçüde fayda sağlayacak! Geleceğim için iyi bişey mi yaptım! Yani anlayacağınız yine sorular yine sorular, benim sorularım hiç bitmez ki zaten.
1 sene içinde bende ne değişti: hiç İngilizce konuşamayan ben, şimdi de hiç susmuyorum. Hala daha öğrenecek çok şey var ama 1 sene önceki İngilizcemle kıyaslayınca aradaki farkı görebiliyorum. Saçma bir sınav takıntım vardı (ÜDS) ondan almak istediğim puan, Türkiye de son zamanlarımda artık iyice sinirlerime dokunuyordu. Yani nasıl desem, kendimi kapana kısılmış fare ve hatta salak gibi hissetmeye başlamıştım, dene dene dene… bir türlü alamıyordum gerekli puanı. Buraya gelip o sorumu çözeceğimi umuyordum ki ilk 5 ayda yine halledemedim. Arada gelip denedim,yine olmadı. Ama daha sonra denkliği olan bi sınava burada girdim (İELTS) sürpriz bir şekilde istediğimden de fazla puanı aldım. Ama ben o puanı alınca fark ettim ki, benim için geçen süreçte o saçma sınav ve o puan önemini kaybetmişti. O bir ölçü değildi, olamazdı. Ben şimdi puanım var diye çok mu iyi biliyorum “hayır”, puan alamayan bir insanın İngilizcesi kötü mü “hayır”… bu olmamalı, böyle olmamalı… en azından ben bu düşünce yapısından kurtulmalıyım dedim kendi kendime. Hatta kendime acıdım bir an, neden zamanında o kadar takıntı yapmışım, neden sistemin kurbanı olmuşum diye.
Buraya gelmenin benim için en büyük zorluğu da ailemden, sevdiklerimden çok uzakta olmak ve istediğim her an gidememek.  Ama onlar bana öyle güzel destek oluyorlar ki, onları her an yanımda hissediyorum, yani bu sürecin geçici olduğunu ve benim geleceğim için olduğunu her an vurgulayıp içimi rahatlatıyorlar. İlelebet burada olamam, yapamam, bana göre değil o… bunu bende onlarda çok iyi biliyorlar. Bütün kültürlere sonsuz saygım var ama ben kendi kültürümü çok özlüyorum. Hiç milliyetçi duygulara sahip olmayan ben bile bunu diyorsam, cidden özlediğimdendir. 
Gelelim şu soruya: şimdi burada ne yapıyorum? Neden hala buradayım? Bu geçen süreçte, büyüdüm, değiştim, çok öğrendim, hayat tecrübeme tecrübe kattım, kitaplardan okuduğum, televizyondan gördüğüm ülkelerin insanlarıyla tanıştım, farklı dillerde şarkılar söyledim, hiç denemediğim bilmediğim yemekler denedim, başka dilde ağladım, konuştum, güldüm, sayıkladım… buraya gelmekteki ilk amacımdan uzaklaştım çünkü kendimdeki öğrenme ve gelişme tutkusunu keşfettim. Beni bir yerlere, bir şeylere sürükleyen tek his bu, eskiden özgürlük hissi olduğunu düşünürdüm ama fark ettim ki bu değil, kendimi yanlış tanımlamışım. Beni alıp götüren “bilme, gelişme, öğrenme” hissi… Ben "hayatın" deneyerek öğrenileceğini düşünenlerdenim. Biz insanlar koyun sürüsü değiliz ki, hepimiz aynı yöne gidelim. Her nerde, ne yaparsam yapayım; eğer yerimde saydığımı, her şeyin monotonlaştığını hissedersem, o an bende ipler kopuyor. Bu hayatımın bütün alanlarında geçerli bir şey benim için. Bende ki akademi tutkusunun sebebi de buradan geliyor olsa gerek. Çünkü üniversite ortamında olmak demek, kitaplardan, dünyadan, yazılanlardan, sanattan, yeniliklerden, bilimden, olanlardan haberdar olmak demek… Ha derseniz ki: gerçekten isteyen bir insan bunu başka bir işte çalışırken de yapabilir. “evet, katılıyorum” kesinlikle yapabilir. Hatta birçok insan yapıyor da. Bilmek için araştırmacı ruhunuzun, biraz da merakınızın olması yeter. Neye ilgi duyuyorsanız onu öğrenirsiniz, takip edersiniz. Öğrenmek, gelişmek sınırsız- sonsuz bir şey ve ama ben bunu yaparken öğrendiklerimi, gördüklerimi hislerimle birleştirip yazmak, yayınlamak, aktarmak istiyorum ve yapacağım da. Akademi takıntımdan kurtuldum diyebilirim aslında… yani döndüğümde çalışmak için kendime sabit bir alan belirlemedim henüz. Ama ne yapmak istemediğimi biliyorum en azından…
Her neyse uzun lafın kısası ve soruların cevabı, bugünlerde hala buradayım çünkü sadece dil okulunu bitirmek yeterli gelmedi. Ve hala sabrım, enerjim varken, bir de master yapayım öyle döneyim dedim kendime. Ve başvuru yaptım. Hala bir sonuç gelmedi. Olup olmayacağını bilmiyorum ama olursa güzel olur. Olmazsa da “vardır bunda da bir hayır” derim, toplar valizi gelirim. "Planlar, bozulmak içindir" derdi çok saygıdeğer bir hocam... o yüzden herşeye hazırlıklı olmak gerek...
7 Mayıs 2012
Gülçin Güler
not** ilk fotoğraf 1 sene önce bugün çekildi
         ikinci fotoğraf bugün çekildi.
         (7 farkı bul :) :)) 

10 Nisan 2012 Salı

şahane!


gece yatağımda uyumaya çalışırken gördüğüm o beyaz ışıklar, odanın içini gündüz gibi aydınlatan, aklımı bedenimden ayıran sesler, gürültüler, korktuğum ne varsa unutturuyorlar bana. denizin üzerimizden geçtiği küçük bir hayal inşa edip içimdeki tüm vesveseleri erteliyorum. denize baktığında insan bunları mı hissetmeli içinde, sessiz bir dalgalanmayla gecenin içinden akıp giden, tüm köşelerimizden geçerek dolunayın parıldadığı o su kütlesi için yalnızca ben mi korku filmi senaryoları yazıyorum acaba?

kaybetmekten korkarak, kaybolmaktan kendi içimde...
yavaş yavaş kimse görmeden küçülmek 
ve eriyerek bir paspasın altına girmek 
herşeyi görerek; ama engel olamadan 
ve ihtiyaç duyulmadan yerinden çıkarılmayan
bir anahtar gibi yüzüme yaklaştırdım gerçekleri

"Magnifica Presenza"














tepelerden çıktım, nefesim yetmedi
molalar verdim, tepelerden aşağı indiğimde
aşkı seyrettim kordonda yürüyordu, 
aşkı takip ettim karanlık bir sokakta
otobüste beraberdik aşkla
aşk balkondaydı el sallıyordu
aşkı gördüm ağlayarak gidiyordu
aşk sarılmıştı, film izliyordu
çikolata yiyordu aşk,
aşk şarkı söylüyordu ona.


Nisan'2012,Ceren 

29 Mart 2012 Perşembe

25 Ocak 1882-28 Mart 1941   

21 Şubat 2012 Salı

bellek

Her şey dün dertli bir blog yazısı okuduktan sonra başladı, benim derdimi de katladı, katlandığı yerden açıldı ve ortaya saçıldı diyebilirim. Antalya geldi aklıma, sevi'yle geçirilen günler, yıllar, güzel,çirkin bütün anılar. sonra müzik listemdeki parçalardan biri çalmaya başladı: Tori Amos, "Battle of Trees". Gözümün önüne kareler, fotoğraflar, filmler geldi; ama o büyülü sesin altındaki müziğin hangi müzik olduğunu anımsayamadım. Sonra birden!

Odamdaki panoda asılı olan "Yasin'le Ceren Paris'e gitti" yazısı gözümün önüne geldi. Altın Portakal Film Festivali'nde gittiğimiz o film: "Paris" müzikleri, Juliette Binoche ve Romain Duris beni öylesine içine almıştı ki. defalarca izledim sonradan.

Ve şöyle diyordu film:

 

 
Bir gece nereden bulduğumu bilmeden izlediğim şu film ise Yann Tiersen müziğinden sonra beni o kıyıya sürükleyip, kumlarda salınmama yetiyordu: "Piano"
                                                                  
 


8 senenin sonunda 2. kez gidebildiğim Antalya Piyano Festivalinde Labeque Kızkardeşlerin icra ettiği şu eseri de bu filmin müziği sanmıştım. Ama değilmiş, iyi ki değilmiş. Philip Glass ile nasıl tanışırdım:


  

Çağrışımlar
                                                                 


                                                                      
 Yanında huzur bulduğum, sarı defterlerimin büyülü bir şekilde açılıp parmaklarımdan içimin damlamasına izin verdiğim müzik:

 

Aydınlanma yaşadığım o anda odadan içeri gelen o güzel buket çiçek için çok minnettarım, ancak bu kadar anlamlı olabilirdi.

Ceren'2012

12 Şubat 2012 Pazar

Yol Arkadaşım...

   Yorgun bi düşten uyanmıştım, her şey rüya tadındaydı, sanki tadı damağımda kalan bi lezzet gibi, kaldı bende… en derinde bi yerlerde… “ gel” desem, gelmezsin, gelemezsin. Bitti “en güzel hikayem” yine ben bitirdim, yaptıgım en güzel şey “gitmek” birinden, bir yerden, bir şeyden – gitmek- geride kalan her şeye rağmen yine de gidebilmek…
   İkilemler içinde kavrulan ruhuma bi sebep aradım, gezgin tarafım “boşver, yaşamana bak” derken, diğer yandan evcimen kişiliğim sözü aldı “iyi düşün, üzülme sonra, nereye kadar yaşarsın böyle” dedi. İki büyük handikaptı benim için; biri bi elimde diğerini ötekinde, ikisini de sımsıkı tuttum, öylece baktım bi süre… harekete geçmek için enerjim vardı ama yapamadım.
   Sonra birden ışıklar yandı, karanlık gitmişti kendiliğinden… aydınlanan yeni bi gündü, güneşti odama doğan… kendime kızgındım hatta biraz da buruktum, nedenini bilmediğim bi hüzündü bu… nefes alışlarım normale dönmüştü. Yanlış bi yol da yürüseniz de, sadece yürüdüğünüz için mutlu oldunuz mu hiç, ben oldum, sadece mutlu hissetim ‘o’ an ‘o’ dakika mutluydum. Sen bana iyi gelmiştin, her zamanki gibi… ama seni de küstürdüm, sonunda bunu da başardım ya, “bravo bana”
 -  Ne istiyorsun benden! Çık hayatımdan, git, yoruldum senden! Beni böyle seveceksen sevme, sende kalsın sevgin…oynama daha fazla benimle... yeter acı çekiyorum
-   Yapamam, seni üzerim kırarım ama senden gidemem… döner dolaşır sana gelirim, nazım bi sana geçer.
   Bi müzik eşliğinde yazdım sadece, ilham perim bi parça sen bi parça da o’ydu.
Gülçin Güler