9 Şubat 2016 Salı

Koyusiyah'a Mektup...

…Herşeyden evvel mutlak bir samimilik taraftarıyım. İnsan her şeyi açıkça söyleyemedikten sonra neden yazı yazsın? (A. Hamdi Tanpınar)

Kendi içimde kavram kargaşası yaşadığım şu günlerde bana en iyi gelen aktivitenin okumak ve yazmaktan ibaret olduğunu anladığım an da, esasında temel sorunun ne olduğunu da buldum. Bu yolculuğa başladığımda ki hisler ve hedeflerle şu an bulunduğum noktanın pek de bir alakası yoktu. Esasında dolaylı yoldan var(!) fakat mesele şu ki; sanki hedefe giden yolu şaşırıp ara sokaklarda kaybolmuş gibiyim. Ve Hayat Hanım’ın her cümlesi aklıma kazınmış gibi… “Zeminini kaybetme Gülçin, orada geçirdiğin her fazladan gün seni biraz daha uzaklaştıracak, sen buranın insanısın. Burada güneş gibi parlarsın fakat orada sistemin içinde kaybolur gidersin. Emeklerini hiçe say demiyorum fakat zamanı geldiğinde, gerekli adımı korkmadan at ve arkana bile bakma! Şimdi zaman öğrendiklerini harmanlama ve aktarma zamanı…” demişti. 

Koyusiyah’tan ne çok şey öğrendim, orada geçirdiğim her günü özlüyorum ve düşlüyorum. 20’li yaşlarımın başlarına tekabül eder Koyusiyah maceramın başlangıcı, aklımda ve kalbimde fırtınaların koptuğu o yaşlarda, dinginliği öğrendiğim yerdi o minik kahve… Bir türlü doğru çekmeceye yerleştiremediğim binlerce şey vardı aklımda, orada geçirdiğim saatlerde öğrendim; hangi bilgi nerede doğru saklanır. Gerçi ilk zamanlar pek konuşmazdı Ruşen Bey… İş ile alakalı bir şeyler sorduğumda ise kısa cevaplar verirdi onun dışındaki sorumlarımla muhatap bile olmazdı. Zaman zaman hafif bir gülümseme belirirdi yüzünde fakat çok kısa bir an olduğu için gerçek mi yoksa hayal mi olduğunu anlayamazdım. Ne aksi adam diye düşünürdüm içimden.

Gelelim Hayat Hanım’a; onun bambaşka bir çizgisi vardı. Bir insana ismi ancak bu kadar yakışabilirdi, “Hayat” gibi bir kadındı. Ruşen Beyin aksine hep gülümseyen ve herkesle çok rahat iletişim kurabilen bir insandı. Bazen hiç beklemediğim bir an da bir cümle kurardı ve arkasında gözlerimin içine derin derin bakıp gülümserdi. Ardından ben o cümleleri günlerce düşünürdüm. Zaman içerisinde birbirimizi daha iyi anlamaya başladık. Hayat Hanım’ın sohbetlerini dört gözle bekler olmuştum, hatta bazı zamanlar İstanbul’a gidip birkaç hafta gelmediğinde; Ruşen Beyin ağzından laf almaya çalışıp ne zaman döneceğini öğrenmeye uğraşırdım. Bu esna da huysuz Ruşen Beyle de aramızda ki duvarlar kırılmaya başlamış ve konuşur hala gelmiştik. Gerçi o beni pek ciddiye almazdı ama ben yine de konuşurdum, o tasavvuf kitaplarından bahseder bende okuldaki dersleri anlatırdım. Sonra sonra onun bana önerdiği kitapları da okumaya başladım. İşte tam o zamanlar da kahve de hep beraber dergi çıkarmaya karar verdik ve dergimizin temel odak noktası da ‘Köy Enstitüleri’ ve bizim ileri de açacağımız Karamanlı Enstitüsü idi. Herkesin minik katkılarıyla aylık dergilerimizi çıkartmaya başlamıştık bile… ilerleyen süreçte kahvenin bir köşesinde bitki çaylarını koyduğumuz yerin hemen altına küçük bir kitaplık yapmıştık, hatta kitapları ilk yerleştirdiğim günü hiç unutmam; heyecandan tekrar tekrar dizip, tüm günümü o kitaplığın önünde geçirmiştim.

Öyle böyle geçti günler… Antalya’ya, dolayısıyla Koyusiyah’a da veda etme zamanım geldi çattı. Güneşli bir gündü, Meltem de ki evimizin balkonunda Ceren ve Kaderle güzel bir kahvaltı yapmıştık. Sonra hazırlanıp Kaleiçine doğru yola koyuldum. Kahve’ye ulaştığımda boğazım düğüm düğümdü. Hayat Hanım’a sımsıkı sarıldım, o da sarıldı; tüm samimiyetiyle baktı gözlerime ve hafifçe gülümsedi  “Güzel haberlerini bekliyorum. Biz hep buradayız, Koyusiyah ve Boncuk’ta hep burada… Hoşça kal…” dedi. Sıra geldi Ruşen Bey’e veda etmeye, o’na son bir sorum daha vardı ve giderayak onu da sormuştum. Sorunun ne olduğunu hatırlamıyorum fakat bu sefer cevapladı diyeceğimi sanıyorsanız, yanılıyorsunuz; dedi ki: “İnsan 30 yaşından sonra insan olur, daha zamanın var Gülçin… Zamanı geldiğinde yani büyüdüğünde sorularınla tekrar gel.” Sonuç itibariyle yine cevap yok, hiç şaşırmadım. Bütün bu süreçte, Ruşen Bey'i olduğu gibi kabullenmeyi öğrendim. 30 yaşımı geçer geçmez, ilk işim biriktirdiğim sorularımla tekrar gitmek olacak; belki beni bu sefer cevaplar... Kim bilir!

Geçtiğimiz Kasım ayında Koyusiyah’ı ziyarete gittim, Ruşen beyin sağlık durumu vesilesiyle gitmiştim. O’nu görene kadar aklımda o kadar çok senaryolar yazmıştım ki! Şu an düşününce kendim bile inanamıyorum. Çok korktum… Sonra ikisini beraber görünce, içim ferahladı, nerdeyse 1 aydır ciğerlerime oksijen gitmemiş gibiydi, Ruşen Bey’in iyi olduğunu ve Hayat Hanım’ın gülümsemesini görünce kalbimin atışları bile normale dönmüştü sanki. Nitekim çok uzun saatlerimiz olmadı fakat kısacık günümüze bile o kadar çok kahkaha sığdırdık ki, görüşemediğimiz yılların acısını çıkardık sanki. Onlardan aldığım enerjinin tarifi yok. Koyusiyah hayatımda olduğu için çok şanslıyım. Yakında görüşmek dileğiyle… Kahve'ye ve Boncuğa iyi bakın…

Gülçin Güler




7 Şubat 2016 Pazar

Herşeyi harcıyoruz!!!

Kendimize olmadık ihtiyaçlar yaratıyoruz, onlar olmadan yaşayamayacağımıza inanıyoruz. Alıyoruz, alıyoruz sonra da atıyoruz. Aslında aldığımız her gereksiz eşya da hayatımızdan bir parça daha veriyoruz ve (ne yazık!) farkında bile değiliz. Yeni birşeyler aldığımızda; ödediğimiz para mı gerçekten! yoksa onu kazanmak için harcadığımız zaman ve emek mi! Peki bunun tam tersini hiç düşündünüz mü! Mesela aldığım bir eşyayı geri versem, bana onun almak için hayatımdan harcadığım zamanı geri verebilecekler mi?

Geceni gündüzüne katıp çalışıyosun, bütün bu süreçte özgürlük hissiden vazgeçip sadece kazanmaya odaklanıyorsun. Bütün o gereksiz lüks ihtiyaçlarını alıyorsun ve gözünü açtığında; o koşturmaca da  hayatın ellerinden akıp gitmiş. Kocaman bir boşluk...

Modern hayat dediğimiz safsatanın gerekleri bunlar... Daha çok kazan, daha çok al, hep harca çünkü tükkettiğin kadar varsın. Önce 'al' sonra 'at' sonra yenisini 'al' ve bu döngüden hiç çıkma. Koyun sürüsü gibi hep aynı yöne gitmemiz gerektiği için sürüden ayrılmamız da yasak, diyelim ki ayrıldın; ya seni diğer koyunlardan seni takip eden olursa!!! işte orda sistem bocalar, işte yine tam bu yüzden sistem seni öyle ya da böyle bir şekilde o sürünün içinde tutmayı başarır. 

Bakmayın böyle yazdığıma bende sürünün içindeyim, farkında ola ola, bile bile içindeyim... Kendime acıyorum, gereksiz yere boşa harcadığım zamanlara üzülüyorum. Kendime sahip olduklarımla yetinmeyi öğretiyorum. Bir eşyanın ömrü bitmediği sürece kullanmalıyım. Ve bu saçma sapan teknolojik zırvaları almak için değil, güzel yaşamak için çalışmalıyım. Umuyorum bunu ben kendime öğretirken yanımda bir kaç koyun daha benimle beraber sürüden ayrılır.

Gülçin GÜLER

6 Şubat 2016 Cumartesi

Sevmek...

İmkânsızlıkları yaşamak mıdır sevmek,
Yoksa severken imkânsız mıdır yaşayabilmek?
Zor mudur gözlerine bakarken sevgiyi görmek,
Yoksa sevgi midir gözlerindeki tek gerçek?
Kolay mıdır bir anda vazgeçip gitmek,
Yoksa gitmekten vazgeçip, sevmek mi gerek?
Özdemir Asaf

5 Şubat 2016 Cuma

Yine Yeniden...

Uzun zamandir Ben de Ceren de Blogumuzu ihmal ettik; günlük, senelik, ömürlük mevzulara daldık. Fakat bügün itibariyle yeniden aktif olarak yazılarımızı, düşüncelerimizi paylaşmaya blogumuzdan devam edeceğiz.

Ne demiş yazar "Kitap okuyabildiğin ve yazı yazabildiğin gün, güzel bir gündür"

Gülçin GÜLER



16 Aralık 2014 Salı

Huzurevi Gozlemleri - 1

16.12.14
Ölümü izliyorum sessiz sessiz, ölümle yaşıyorum ve gelmesine yakın yolladığı tüm uyarıları görebiliyorum artık. Sanki haber eder gibi, nasıl desem böyle “Bugün-yarın geleceğim, hazır ol!” diyor.
Küçükten bir öksürük başlıyor önce, yavaştan ciğere doğru iniyor. Böyle boğazına acı bir tat çöküyor; ne yiyesin ne içesin geliyor. Tam toparladım derken bir de bakıyorsun ellerin ayakların iskelet gibi kalmış. Yine pes etmek yok, iki yudum su içeyim derken bir bakıyorsun ki: öksürük ciğerlerine inmiş ve nefesine o hırıltı çökmüş.

Sen daha ne olduğunu anlamadan son aşama başlıyor bile… Ayakların parmak uçlarından başlayarak soğumaya başlıyor ama öyle üşümekten soğuma değil… Başka bir şey o… içten içten geliyor sanki: battaniye sar fayda etmez, sıcak suyla yıka bana mısın demez… Soğuma bileklerine ulaştığında, parmaklarındaki morarmayla kararma arası renk başlıyor ve tabanların çatlıyor… Ve vücut ayaklardan vazgeçiyor… Zamanın az kaldığını söyler ‘ölüm’… o yaşadığın 90 küsur yılı düşünürsün, sevdiklerin aklına gelir bir bir… Sen gülümsemek istedikçe o hırıltıya benzer ses, inlemeyle karışık çıkar; sen ise gülümsediğini sanırsın…
Kulakların hala biraz duyuyor ve gözlerin ayırt ediyordur, kapı deliğinde bakan ölümle göz göze gelmemek için bakamazsın bile o tarafa ama odanın içinde ki sesleri işitirsin. Kaç günün kaldığını tahmin eder diğerleri… Sırtından iğneler saplanır gibi gelir bir an, hâlbuki zayıflıktan omurgaların batmaya başlamıştır içe içe… Tanıdık bir ses gelir birden, eline değen sıcak yaşam dolu eli hissedersin. Kızının minik gözleri ile derin derin sana baktığı görürsün. Evet şimdi yalnız değilsin ve ‘ölüm’ sandalyede oturan kızının tam arkasında ayakta durup seni süzmektedir. ‘işte geldim’ der usulca. Odana girdi bir kere, istediğini alacak ya! Kızın gitmemekte inat ettikçe sende hayatta kalmakta inat edersin onun birkaç saat daha görebilmek için belki de… Konuşsa keşke, torunlarım nasıl anlatsa diye beklersin. Alnına konan minik hoşça kal öpücüğü sanki tüm vücudunu ısıtır birden hatta morarmış ayaklarını bile hissedersin bir an. Ve kalırsın ‘ölüm’le baş başa…

Dahası da var: ölüm gelince alır ruhunu bedenden ancak bedenin hala işlemektir. Ne ilginç bu sefer sen ‘ölüm’ün yanında durup bedeninin son nefeslerini ruhsuz alıp verişini izlersin. Gelen hemşirenin öldüğünü anlaması birkaç dakika alır çünkü göğsündeki nefes hareketi son aşamasını tamamlamaktadır ve hala minik minik kımıldar. Hücreler dolaşımı durdurmak için sanki aralarında minik bir veda töreni yaparlar. Kalan son nefeste çıkmıştır artık. İşte şimdi zaman gerçekten gitme zamanıdır. Girersin yeni arkadaşın ‘ölüm’ün koluna, düşersin yola…


Ve Gülçin’i bir sürü soru ile bırakırsın arkanda… Üzgünüm, 2 yıldır kaç ölü insan gördüm bilmiyorum… Ama her seferinde aynı derecede üzülüyorum… Bir de ‘nereye gitti acaba?’ diye sormadan edemiyorum. Ölüm sen ne garip bir şeysin! Hayat hanım’ın dediği gibi Çözümü olmayan tek şeysin. Fakat nesin sen? Kimsin sen? Yani yaşlı cici nene bi 90 yıl daha yaşasa ne olur ki! Yoookkk olmaz, doğanın kanununa aykırı, ölümle her insanın ayrı bir anlaşması var. Doğacağız, öleceğiz. Hayatta bu ikisinin arasında bir şey işte… Tüm sorularım hala cevapsız. Ve sanırım tatlı-huysuz Ruşen Beyin sohbetini özledim…

Gördüğüm tüm ölülere saygı ve dualarımla
Gülçin Güler


28 Kasım 2014 Cuma

döngüsel bir zaman oyunu hayat!!!

Uzun zaman oldu bloğa yazı yazmayalı... Hep aklımın bir köşesinde olmasına rağmen fırsat olmadı bir türlü... ben ve bahanelerim!

Öyle böyle derken 2 yıl daha geçiverdi ömrümden, ömrümüzden... 2013 yılı çok kötü başlamıştı, sandımki tüm yıl öyle geçecek ama hayat her zamanki gibi suprizlerle doluydu.

En son yüzünü 2012 Ekim ayında gördüm, hayaller kurmasına izin verip sonra sessizce veda ettim... O da git"melerime öyle alışmış ki, bu sefer "gitme" bile demedi... ama öyle bir baktı ki, anlamıştım onun bir bitiş olduğunu... Uzun bir süre boğazım düğüm düğüm oldu, ara ara mideme kramplar saplandı. 2013 Ocak ayının başı idi ondan son haber alışım, sonra ne ses ne seda... Aşk bitti!

Bir daha kimseye ona baktığım gibi bakamadım, o boğazımdaki his de ara ara geldi gitti... En son Türkiye ye gidişim de annem cüzdanımdaki resmini çıkardı. Şimdi daha iyiyim. Alıştım onsuzluğa. Mutlu olsun hemde çok, bunu o kadar içten diliyorum ki tarifi yok. O benı benden dolayı bıraktı. Hep derdi "kalan" olmak "giden" olmaktan daha zor. Onun da bir sabrı vardı ve bitmişti.

İçtim, deli gibi içtim, geçmedi...
2 ay kadar her gün ağladım , geçmedi...
Antalya'ya gittim konuşmak için, karşışına çıkmaya cesaret edemedim, geri döndüm
Yine içtim, yine geçmedi...

Beni kimse onun kadar güzel sevmedi, başkalarının aşkı yalancıktan sevmek gibi kalmıştı... Ne yazık! Hayat değişti, ben değiştim... muhtemelen o da değişti... O nu ne zaman düşünsem "hala" gülümsüyorum. Bilmem neden, iyi olduğunu bilmek istiyorum ama tabi hayatına dahil olma hakına sahip olmadığımın da farkındayım.

Peki gelelim bana! Madem eşşekler gibi aşıktım neden döndüm bu rutubetli ülkeye yine!!! Çünkü biliyordum, hissediyordum, daha yolculuk bitmemişti... yapacaklarım vardı ve yapmalıydım. Kendimi yarı yolda bırakamazdım, bende o yüzden aşkımı yarı yolda bıraktım. Gerçi o buraya gelmiş olsaydı herşey bambaşka olabilirdi fakat O da bunu istemedi... neyse olasılıklıkları konuşmanın pek de  bir anlamı yok galiba...

2013 yılı devam ederken hayatıma çok güzel iki insan girdi ve ikisininde arkadaşlığı bana öyle iyi geldi ki... Mr Iba ile sınavda tanıştım sonra ondan dolayı da Mr Lev ile tanıştım. Birlikte yürüyüşler yaptık, seyahatlere çıktık, uzun sohbetler ettik ve zaman hızlanmaya başlamıştı. Bu bir geçişti, yeni birşeyler olacaktı hıssedıyordum ve hemen yakın zamanda da üniversiteye master için gerekli sınavın sonucu geldi, geçmiştim... İnanılır gibi değil!

2014 yılı başlamıştı bile, ben tam yeni yeni toparlarken, yıllardır hayalini kurduğum mastırı yapıyor olmanın sevincine boğulmuşken....  kötü haberler peşi sıra dizildi. Okulun orta döneminde vizemle ilgili sorun çıktı ve mahkemeye çıkmam gerekli görüldü. Aman Allahım!!! Olamaz!!! hayır dönsem okul yarım kalır, o da olmazzzzz... toplandım gittin Londraya, 1 hafta ağlaya ağlaya avukat gezdim, saatlerce uğraşıp evraklarımı danışmanımdan alıp yeni buldugum avukata yetiştirdim. Zamanla yarışıyordum çünkü İngiliz hükümetinin verdiği sürenin dolmasına 1 hafta kalmıştı. Nitekim, yeni avukatım, belli yazışmalardan sonra sorunu çözdü haftalarca kabus gibi rüyalarıma giren mahkeme ortadan kalkmıştı... tabi bu esna da sevgili ağabeyciğimin düğününü kaçırdım o ayrı... O na da ayrı bir üzüldüm....

Şöyle bir silkelendim ve kendime geldim. Okul iyi gitmek zorunda idi, başka bir seçenek olamazdı. Odaklandım, 2 dersten kalma ihtimalime rağmen ortalamadan kurtarıp tez aşamasına geçtim. Londraya gidip araştırmamı tamamladım. Tezi son gününde hatta son saatinde teslim ettim. Hayatım birden öyle yoğunlaşmıştı ki ve herşey olması gerektiği gibiydi... Çok güzel haberler almaya başladım. Başvurduğum Konferanslardan birinden olumlu sonuç geldi bile.. Ilk sunumum Denizli de olucak.... Şaka olmalı, doğduğum büyüdüğüm yerde sunum yapıcam... evet herşey gerçekti... Annem babam kardeşlerim bu sunum olayına ayrı bır sevindi... Onların heycanı beni daha çok mutlu etti... Master diplomam geldi... sanki bütün bir yılın stresi azaldı. o kötü başlayan yıl kapanışı iyi haberlerle yapacak gibi... umarım yani... gerçi Gökhan hoca hep "Planlar bozulmak için yapılır" derdi. Gerçekten de hep öyle olmadı mı!!!

Sonra bir şeyi farkettim, hatta yazımı okurken siz bile farkettiniz, aşktan bahsetmedim sonralara doğru. Hayat öyle yoğunlaştı ki o na zamanım kalmadı. Ama böylesi de çok tatsız oldu. Nasıl desem birşey eksik... Mesela ben o mastır diplomamı alıp bi yemeğe cıkamam ya da sarılıp ağlayamam. Kendime acıdım. Bugün O nu yıne özledim... hayat devam ediyordu. Belki bende birilerine şans vermeliyim onun yaptığı gibi... bi de sevgili ağabeyciğimin "hayat aşkı yaşadığın kadardır" sözü geliyor aklıma...

Zaman kavramımı yitirmiş gibiyim ama bu yolculuğun bitmesine az kaldı. Hem bana hem de aileme yetti bu hasret... bir mola vermek lazım tekrar gitmeden...


Gülçin Güler





5 Haziran 2014 Perşembe

yağmurlu şeyler

kafamı sağa çevirdiğimde pencere orada. ardındaki ağaçlar ve hep bir yerden bir yere giden öğrenciler ile arabalar da. ama uzun süredir bir şeyler daha var. yağmurlu şeyler, bulut gibi gri, mavi, siyah şeyler. bugünlerde iki müzik bana eşlik ediyor. kulağımda hep tınısını duyduğum; ama neye ait olduğunu bilmediğim, ki şiddet unsurları ile bezeli bir anime de olsa, çok sevdiğim bir opera. "Elfen Lied"'ın müziği "Lilium". Bugünlerde okulda uğraştığım zambaklara, bir kitapta bir kadının kalbinde açan ve onu sonsuzluğa uğurlayan nilüfer çiçeğine ithafen. 


Ceren'2014


18 Nisan 2014 Cuma

sarı



Gabriel, senin yaşının derinliklerinde bir yolculuğa çıkmamıza, kalbimin farklı odalarını açmama yardım ettiği için; tavan arasında beyaz pamuklu yatakta, hamaklarda, sahafın havadaki tozunda, gitarlar çalarken, eski bir tiyatronun merdivenlerinde denize bakarken, otobüsün camına dayadığımda kafamı, bir şehre ilk kez kar yağdığında, şehirde fırtınalar çıktığında, bahçede bir cenazede havuzun kenarında, otelin tahta merdivenlerini çıkarken, eski bir pansiyonun girişindeki bir masada ellerini, kitaplarını, kalbini ve seni şehrimdeki yağan yağmurla uğurluyorum. 

Ceren'2014


20 Ocak 2014 Pazartesi

kurak



Ankara'da bazen sokaklarda kaybolmayı diliyorum. Şehre indiğimde buz gibi bir ayaz beni karşılıyor.   Sonra yavaşça gün doğuyor. Yürüyen merdivenler senfonik bir gıcırtı içinde, metronun kapıları açılıp kapanıyor hiç durmadan. Günde biletimi kaç kez okuttuğumu sayamıyorum; çünkü yürürken, dolaşırken katmerlenen yorgunluğum kendini göstermiyor. Ta ki eve giden son otobüsün koltuğuna oturana değin. Yerden kaldırmadığım kafamı kaldırıyorum arada bir yeni şeyler görüyorum, gülüyorum, hatırladığım şeyler de oluyor, durup kafa yoruyorum. Ama en çok yolun ortasında durup düşünmeyi seviyorum, hiç yadırganmadan öylece durmak.
Okuldan çıkıp avare avare dolaşırken kitap alma isteği içimden baş verdi. Her zaman ki gibi bir ritüel. Metroya bindim, cuma idi. Gazetelerin kitap eklerinin çıktığı gün, cuma. Teknolojik bütün imkanlara sahiptim; ama internetim yoktu. Canım da nasıl seyahat ve yemek ile ilgili roman ve deneme okumak istiyor anlatamam. Biraz araştırma yapıp kitapçıya dalmak istiyorum. Ama yapamadım, imkanlar el vermedi. Bir adam çantasının üstünde tuttuğu kitap eklerini karıştırıyordu, benim aklımda tilkiler, metronun soğuk demirlerine tutunmuş gidiyorum. Adama yönelip kitap eklerine bakabilir miyim dedim. Uzattı bir tanesini, kitaplar ile aran iyi sanırım dedi ve bir sürü kitap önerdi. Bir tane kitap örneğin Beowulf ile ilgiliydi. Yıllardır yayınevlerine bunun çevrilmesi için mektuplar yolluyormuş. En sonunda diyor basıldı. 'John Gardner- Grendel': bir canavarın gözünden...


Kitabın türkçesi YKYden basılmış. Başka kitaplarda söyledi. Örneğin geçen gün bizim için tiyatro bileti alıp, dar zamanımızda sanattan bir nefes almamızı sağladıkları oyunun kitabını okumamı önerdi. Ve o oyun, o sahne dekorları son zamanlarda izlediklerimin en iyisiydi. Oyun biraz uzun sürmüştü, bazen kopukluklar yaşamadım değil; ama yine de değerdi. "İstemem, eksik olsun." tiradı ile  Cyrano de Bergerac. Ankara Devlet Tiyatrosu'nda izledik.

Sonra adam kendi yaptığı çevirilerden bahsetti. İyice kulak kesildim, kim di ki bu adam? Poe'yu okur musun, Dost Yayınevinin Poe'nun bütün öykülerini 3 cilt halinde çevirmiş ve başka bir çok kitabın da farklı yayınevlerine çevirisini yapmış. Adını sormadım; ama metrodan indiğimde kendimi önce YKY Kitabevinde buldum, henüz çıkmamıştı Grendel, ancak 2 hafta sonra. Bunu aklıma not aldıktan sonra, koşar adımlarla Dost'a gittim. Poe'nun kitaplarını aradım ve buldum. Evet doğru diyordu. Öyle bir seri var ve çevirmende: Hasan Fehmi Nemli imiş. Benim adıma dolu dolu bir gün oldu. Bir gizemi keşfetmiştim gibi gururluydum. Çantamda Edgar Allan Poe, Bütün Öyküleri 1 ile eve yol aldım.

2Aralık2012'Ceren

30 Ekim 2013 Çarşamba

fırtına

dünyanın çatısı uçuyor bak
yeryüzünde sen öyle durgun
iskeleler yıkılırken, ağaçlar devrilip can alırken
yüreğinde sen sessizce oturmuş
mavi bir evin basamaklarında
yalnızlığın solosunu söylüyorsun
elinde bir kelebek
karnından çıkarıp sakladığın...
gözlerinde ki dalgakıranı yıkmaya geldim.



sırt sırta verip dertleştik saçlarını ördüğün o güzel fotoğrafınla.
her şey kaldığı yerden, tüm yıkıntılar temizlenmiş
tüm güzel şarkılar çalınmayı bekliyor.



30ekim2013'Ceren

8 Ekim 2013 Salı

eski zamanlardan bi yazı....

Tek bildiğim şey bir gün -herkes gibi- öleceğimdi. Birden uyandım ya da hiç uyumamıştım aslında… kaybolup gitmekten korktum. Kendimi var edememekten korktum. Hayatta her şeyi yarım bıraktığım için kızdım bir an kendime… ne çok kılığa bürünmüştüm isteyerek ya da istemeyerek.

Düşünüyorumda: insanlar daha az konuşmalı galiba.... çünkü, ne zaman konuşsalar yalan söylüyorlar.  Altı gün boyunca hiç konuşmasanız mesela... ama hiç...Susma’nın tadını çıkarsanız. Tepkisizce izleseniz sadece...
                                                         ***
Ben hep denerim "hayat"ı, insanın ‘deneyerek’ öğreneceğine inanırım çünkü…
Bir gün çocuk olurum, oyun parkında bulurum kendimi, ertesi gün yetişkin bir kadın rolüne bürünüp giyerim topuklu ayakkabılarımı, bugün öğrenciyim, yarın çalışan sonra da bir bakmışsınız kedi olmuşum. 

***

Tanıştığımız her insandan, gittiğimiz her yerden, okuduğumuz her yazıdan, dinlediğimiz her söyleşiden, izlediğimiz her tiyatro oyunundan öğrenecek bir şeyler vardır. Sadece o an da senin algılarının öğrenmeye açık olup olmadığıyla ilgilidir belki de…

Kaybettiğimi sandığım ilham perimi buldum, içimde bir yerlerde saklanmıştı sadece… müziğin ritmini duyunca kendiliğinden çıkageldi. Uzun zaman olmuştu, yoktu ortalıkta, sordum “nerelerdeydin?” dedim. Ukala bir tonla cevapladı : “Bunu bana sen mi soruyosun Gülçin, beni senden uzaklaştıran da sensin, yakınlaştıran da…” dedi.
***
Şimdi hem yürüyorum hem dans ediyorum. Dram’dan besleniyorum, çok düşünmüyorum aslında, yine de yaşıyorum. Mutsuz olmaktan korkuyorum.
-          Neden? Dedi.
-          Bilmem.
-          Sen hep böyle bilmez misin?
-          Bilmem.
Sessizlik.
"Korkularından kaçamazsın, hayatını sonuna kadar deneyerek yaşayamazsın, ölene kadar umarsızca sırtında çantan gezemezsin, her zaman istediğin yerde olmazsın…." dedi

-          --Neden olmasın ki… dedim.


   Gülçin Güler...

11 Eylül 2013 Çarşamba

Köpükler

L'ecume des Jours
Bir gün bir kız "Yaprak Kitabevi"ine gitmiş. Okuldan çıktığında aşağı doğru arnavut kaldırımlarının onu getirdiği yer burası olurmuş çoğunlukla. Dergi köşesi merdivenlerde durup bakılan, küçük kaset diyarı aşağı bölümde. Sağda yabancı yazarların kitapları, solda Türk yazarlar. Şiir bölümü neredeydi tam hatırlayamıyorum. Mabelle birlikte ne istediğimizi bilmeden dolaştığımızda oldu, bilip isteyemediğimiz, telaffuz edemediğimiz yazarlar, şairler ve müzisyenler de. Ama o müzik hep benimleydi. Bazen çalan müziklere hayran kalıp paramın yettiği kadarını almaya çalışırdım. Dinlemek istediğim bütün albümleri açıp bana dinleten, ruh halime göre bana kitap öneren o kitapçı kızı hiç unutmam. Gülümserdi ve anlarda beni. Boris Vian'ın "Yürek Söken" adlı kitabını önerdiği gibi. Kıza bu kitabı önermesi için nasıl bir enerji yaymış olabileceğimi bilmiyorum. 80'lerde genç olanların sahaf-kitapçı hikayeleri gibi benimde bir kitapçı hikayem olsun istedim. Bu güzel anılar "Günlerin Köpüğü" filminde geldi aklıma. Fonda çalan müzik ise sanırım Beatles,dan Hey Jude...

Ceren'13



9 Eylül 2013 Pazartesi

canhıraş

kağıda dökülmesin diye içim acıta acıta yürüyecek yolunu zaman. bir şeyler var süpürdüğüm kapıdan dışarı, karnımda ve ellerimde bir yokluk. saçlarım küçük bir çocuk, parmak aralarımda dağlar ve yanıyorlar.
günün en güzel saati, en güzel anıları biriktirmenin vakti.
asma yapraklarına sardığım bir inci oluyor bakışın, sürüklenerek ve ağzımız kapalı, gözlerimiz bir başkasını görmeyi öğrenmemiş daha.
sen yüzünü kaldır topraktan
elinde bir balık var, kollarında yapraklar
kollarında ırmaklar ve çocuklar
kavuşamayan bir ateş yerinde
sırtını acıtan
sar kendini o ateşe
dağlanarak koş
anlatamadığın bir kusur dilinde
ininde bir aşk
at kendini o ateşe

Temmuz'2013Ceren




16 Nisan 2013 Salı

detaylarda kaybettiğim bütün...


Detaylarda yitirdim bütünü…
Ne kadar doğru dedi arkadaş.
 Kayboldum ıssız sokaklarda, bana ait olmayan ve benim asla ait olmayacağım yerlerde buldum kendimi… üşümüştüm ama hissetmiyordum, içmeye devam ettim, hayaller kurdum. Kırık dökük cam parçalarına basmadan atlayayım derken tam ortasına düştüm. Büründüğüm rollerden sıkıldım, kendimden uzaklaştım, kabalaştım- hiç olmadığım kadar-.
Hayatımın renkleri’ni kaybettim. Bir süre insanları izledim. Çirkin ve traji-komikti gördüklerim. Olmamalılardı, ya da ben orda olmamalıydım.
Çirkin bir kadın gördüm, kocaman çok güzel bir gülüşü vardı, gözleri parladı bana baktı, gitti. Şimdi çok güzeldi. Bir gülümseme insanı bu kadar değiştirebilir miydi? Bu gerçek miydi acaba!
Bak yine ayrıntılarla uğraşıyorsun” – pıtırcığım ne dedim ben sana!-
İşte sorunda bu ya… boğuluyorum, düşünemiyorum, yazamıyorum…. Sonra da detayların kaos’una kapılıyorum. Bütüne odaklanamıyorum, hatta görmüyorum bile…
-bakmıyorsun ki, göresin. 

Gülçin Güler

21 Mart 2013 Perşembe

BEN NERDEYİM!


-          “Neden bu ev bu kadar büyük, bu kadar çok odası var? Ben nerdeyim, pardon, bakar mısınız, size diyorum, cevaplar mısınız?”
Zamanın bir oyunu muydu bu, yoksa ben mi aldanıyordum? Anlamadım nasıl bu hale geldim. Önce reflekslerim zayıfladı, eskisi gibi yürüyemez, iş yapamaz oldum sonra gözlerim az görmeye başladı hemen ardında kulaklarım işitmez oldu. Gereksiz hissettim, hissettirdiler. Ama hala hayattaydım, yaşıyordum. Aklım ara sıra gidip gelse de, yine de çalışıyordu.
Ellerime baktım, sanki benim değillerdi. Ayaklarımda bir karıncalanma vardı, sanki 2 saat üstüne oturmuşumda tutulmuş gibi… Sonra dedim ki; en iyisi bir duş alıp kendime geleyim, bu koca yerde en azından bir banyo vardır. İşte o an başım ve sağ kolumdan başka bir yerimi kıpırdatamadığımı fark ettim. Ne yapmalıydım şimdi, bana noldu? Kim yaptı, neden? Yarın sabah işe gitmem gerekiyor… Bu halde nasıl giderim?

-          “Ben nerdeyim, pardon, bakar mısınız, size diyorum, cevaplar mısınız?”
Belki de bir oyunun içindeyim, haberim yok. Eğer bu bir şakaysa, hiç hoşlanmadım baştan diyeyim.  Hem ne ciddi bir oyun bu böyle, ben eve gitmek istiyorum sıkıldım. Odama kapı çalmadan girdiğiniz için utanmalısınız, hem ben şu an televizyon izlemek istemiyorum ki! Sana diyorum, bir baksana çocuğum.
Boğazım kurudu. Bakındım usulca, meyve suyuna benzer bir şeyin hemen solumdaki küçük kahverengi masanın üzerinde olduğunu gördüm. Sağ kolumla yetişmek için uzandım, uzandım tekrar uzandım. Tam bardağı kavradığımı düşünürken birden kaydı ve yere düştü. Ne yapacağım şimdi, hepsi boca oldu. Bakakaldım. Düşünürken, uykuya dalmışım
Gözlerimi açtığımda, genç kahverengi uzun saçlı bir kız kocaman bir gülümsemesiyle bana bakıyordu. Elindeki bir bardak suyu uzattı. Sanırım suya ihtiyacım olduğunu yerdeki boş bardaktan anlamıştı. Beyaz gömlek ve siyah pantolon giyiniyordu. Acaba hemşire miydi, acaba ben hastanede miyim? Evet, evet öyle olmalı. Şimdi anlıyorum. Ben bir kaza geçirmiş olmalıyım, o yüzden buradayım. Sanki ben konuşmuyor muşum gibi, kız kendi kendine konuşmaya başladı. Bana bakıp bir şeyler söylüyordu. Değişik bir aksanı vardı.
Yorgun hissediyordum. Artık soru soracak halim bile kalmamıştı. Gözlerimi dinlendirmek için birkaç dakikalığına kapattığımda uyuyakalmışım. Hayal meyal hatırlıyorum, aynı kız geçe ara ara gelip nasıl olduğuma baktı, su verdi. Sabah geldi, ilaçlarımı getirdi, saçlarımı taradı, gözlüğümü taktı. Sonra gitmesi gerektiğini söyledi. Ve gitti.
Sonra gün boyu başkaları geldi, gitti, geldi ve yine gitti. Burası hastane değil başka bir şeydi, ama ne? Acaba delirdim mi?
-          “Ben nerdeyim, pardon, bakar mısınız, size diyorum, cevaplar mısınız?”


İki kişi elinde dosyalarla başımda dikeliyor, benim hakkımda konuşuyorlardı.
-          “Ben nerdeyim, pardon, bakar mısınız, size diyorum, cevaplar mısınız?”
Sanki beni duymuyorlardı, ya da ben konuşmuyordum. Hayatımda ilk kez gördüğüm değişik bir makineyle, iki kişi daha odaya girdi. Sonra bu makineyi bir kaldıraç gibi kullanıp beni yerimden kaldırıp koltuğa oturttular. Yatakta uzanarak geçen 2 günün sonunda koltuğa oturabilmekte güzeldi. Şu anda tek merak ettiğim: nerede olduğumdu… günler, geceler, aylar geçti. Ben hala buradayım.
Bir gün, 80’li yaşlarda zayıf beyaz saçlı bir kadın odama girdi ve bana “nerde olduğunu ve kim olduğunu sordu?” cevaplayamadım. Çünkü iki soruyu da bilmiyordum. Kadın kendi kendine konuşmaya devam etti ve odadan ayrıldı.
O gün uyandığımda değişik hissediyordum. İşleyen kolumu da hissetmediğimi fark ettim. Bana su getiren kız gelmez oldu. Ambulans seslerini işittim, birden herkes odama doluştu, dosyalar incelendi, ne olurdu bilmiyordum. Kısa bir süre sonra kızlarım geldi. Onları görmek çok güzeldi. Sanırım eve gitme zamanım geldi. Sonunda, hele şükür eve dönüyorum. Büyük kızım bana bakarak ağlıyordu. Neden? Küçük kızım her zamanki gibi daha soğuk kanlı bir şekilde olanı biteni anlamaya çalışıyordu.
“ Dünden beri yemeyi içmeyi bıraktı, tahminimizce 2 belki 3 günlük ömrü kaldı. İsterseniz başında bekleyin isterseniz vefat gerçekleştiğinde haber verelim, gelin.”
İki kızımın yüzünde de endişe ve üzüntü vardı. Ve sanırım ben ölüyordum. Ben buraya ölmek için mi gelmiştim, neden buradaydım? Ben iyiyim dedim, hadi alın beni gidelim dedim, duyan olmadı. Neden aylarca hiç gelmediniz? Ben hep buradaydım.
Sonra kahverengi saçlı kız geldi. Bana tek gülümseyen oydu, yine gülümsedi. “seni görmek güzel” dedi. Elimi öptü, yanağıma dokundu, bir parça pamukla hafifçe dudaklarıma ve çevresine su koydu.
Büyük kızımın onunla konuştuğunu gördüm. Diyordu ki: “Saat çok geç oldu, çok yorgunum birkaç saat eve gitmeliyim bu esnada anneme bir şey olursa diye gidemiyorum. Rica etsem yanında bekleyip elini tutar mısın, ölürken yalnız hissetsin istemiyorum”  dedi.
n  Tamam” dedim. Hayatımın en uzun saatlerini geçirdim. Ölmesin diye dua ettim. Ellerinin yavaş yavaş morardığını gördüm. Sonra ayakları buz gibi oldu. İki kere gözlerini kocaman açtı. Baktı bana… o an gülümseyemedim. Sadece ellini sıkıca tuttum…
Gulcin Guler

4 Mart 2013 Pazartesi

Uçan şeyler

Sular aktı, bardaklar dolusu.
Sular aktı nehirler boyunca
Yeşil elbiseli bir kız
Dilinden düşürmedi hiç
Elinden, bir eski defter
Söylenmiş herşey gibi
Söylenip durdu
Söylendi ve durdu
İçinde bir sevinç
İçinde kederli bir Tavus kuşu
Kabardı durdu



Çok sevgili bir kaç gün bana iyi geldi.
Bu sana dair blogdaşım!

20 Şubat 2013'ceren


2 Şubat 2013 Cumartesi

Çiçek mi yine?

Uzun yılların ayaklarımızın altına serdiği sevginin bi gün somutlaşıp önümüzde duruvereceği kimin aklına gelirdi.  Hiç beklemediğin bir zaman ya da hep beklediğinde ve yine de olduğu için şaşırdığında. Zamansızca.
Ama yollar, yollar, biraz uzağımda ve bir notann sonlanması kadar da yakın. Bizi birbirimize çağıran yollar. Gece rüyalarımda oynattğım perdelerde bile vücut bulan dikey ve yatay bütün yollar kesiştiğinde ben bunu dinlerim hep:


Sonra bir aşk çiçeği açıverir pencerede.

Eski bir defterin arasında bulunan bir çiçeği tak göğsüne. 



Ceren'2şubat2013

5 Ocak 2013 Cumartesi

Fındığın tadı

C
Güzel bir müzik, güzel bir deniz ve gökyüzü, zaten ayırmak güç oluyor puslu havalarda, müziğin sesinin azaldığı yerlerde dalga seslerini de duyuyorum. Bir fincan Macadamia kahvesini yudumladım. Kırmızı atkımı sardım boynuma bir film çekiyorum içimden. Uçan Hollandalının kaptanının çaldığı o piyanonun esintisinde geminin ucuna oturup ayaklarımı aşağı sallamaktayım şu esnada. Ve elimde bir kutu var. Cesaretin Var mı Aşka? filmindeki kutunun aynısı ve ben içini açtığımda karşıma Juliet Binoche'un, lansquenet sous tannes kasabasında yaptığı o çikolatalar çıkıyor. Yere uzanıyorum ve çikolataların sonunu getiriyorum. Şimdi gerçek beni içine almıyorsa ben burada mutluyum. Yalnızsam ve kahvem varsa aklım ve biz hikayeler yazarız. Hikayenin bittiği yerde gerçeğin başlaması bazen acı verir. Adımımı bile atmak istemem. Gördükçe ve daha çok okudukça katmerlenen bir hezeyan içinde yuvarlanıp giderim. 
Chocolat
C
Yokuş yukarı çıkıyorum aklıma yazdığım eski şiirlerden biri geldi. Tam olarak hatırlayamamak ile birlikte temasında yokuştan aşağı sepetimden yeşil leblebiler yuvarlanıyordu. 



Dün akşam hususi olarak film almaya gittim, "Pazarları Hiç Sevmem". Film şahaneydi diyemem, ama ben beğendim, oyunculuklar için de yorum yapamam. Beni etkileyen sahnesi kızın internetten ailesi ile konuşması ve bilgisayarı pencereden dışarıyı göstermek için çıkardığı anda karın yağmaya başlaması beni biraz ağlattı. Aynısını yaptığım için, karlı sokağı anneme gösterdiğim için beni etkiledi film.
Biz sakiniz şimdi, hayatımda vuku bulan önemli olaylar bile aklımdan çıkmış durumda, sevgilim uzağımda, ben özlemi bir doğa olayı gibi sancı içinde seyrediyorum. 
Bu arada Macadamia kahvesini ilk kez içtim, fındık bol şekerli bir içime neden olsada, ılık ılık gitti. 

Ceren'Ocak2013
C





21 Aralık 2012 Cuma

Kafamda karmaşa


Sonra bir hafta daha başladı.
Hazır, tembel marifeti kekler yapıldı. Afiyetle yendi.
Hiçbir şey çalışamadığım için çok üzülüyorum. Bir de seyahat planlarıma sürpriz hava muhalefeti yüzünden planlarım aksayacak, yollarda kalıcam, okula geç kalıcam diye çılgınca fikirler aklımı kemiriyor. 
Ama oh! Çamaşırlar yıkandı ve asıldı.
Evimde değilken evimde olduğumdan daha çok evimin içinde geziyorum. Bütün yapılacak listesi gözümün önüne geliyor ve hiç gitmiyor. Dünyaya bunlar için gelmişim gibi bünyemi sarsıyorlar. Aklıma bir takım hadsiz ve manasız iş planlarım takıldığında çantamda yanımda taşıdığım ve yağmurdan dikkatlice koruduğum o kitabı okuyamadığım için, bunu bile yapamadığım için ufak ufak gözlerim yaşarıyor. Hele de izlemek istediğim filmler birini izleyemeden diğeri üstüne eklenince kalbim hızlı hızlı çarpıyor ve beden eğitimi derslerinde hocanın bugün voleybol oynayacağız dediğindeki gibi sırtımdan ter boşalıyor. 
Ben kafamı karıştırırım kendimim. Böyle rahatım.
Kek kalıbının içinden taştığı gibiyim.

Dün aklımda şu film vardı:













Gerçek şu ki:
Hayal etmeye başladığımda böyle çılgın bir yazar olacağımı düşünmüştüm:













Ama bugün bu haldeyim (başka günlerde de:):














Ceren'Aralık2012








2 Aralık 2012 Pazar

Metro ve Kitap



Ankara'da bazen sokaklarda kaybolmayı diliyorum. Şehre indiğimde buz gibi bir ayaz beni karşılıyor.   Sonra yavaşça gün doğuyor. Yürüyen merdivenler senfonik bir gıcırtı içinde, metronun kapıları açılıp kapanıyor hiç durmadan. Günde biletimi kaç kez okuttuğumu sayamıyorum; çünkü yürürken, dolaşırken katmerlenen yorgunluğum kendini göstermiyor. Ta ki eve giden son otobüsün koltuğuna oturana değin. Yerden kaldırmadığım kafamı kaldırıyorum arada bir yeni şeyler görüyorum, gülüyorum, hatırladığım şeyler de oluyor, durup kafa yoruyorum. Ama en çok yolun ortasında durup düşünmeyi seviyorum, hiç yadırganmadan öylece durmak.
Okuldan çıkıp avare avare dolaşırken kitap alma isteği içimden baş verdi. Her zaman ki gibi bir ritüel. Metroya bindim, cuma idi. Gazetelerin kitap eklerinin çıktığı gün, cuma. Teknolojik bütün imkanlara sahiptim; ama internetim yoktu. Canım da nasıl seyahat ve yemek ile ilgili roman ve deneme okumak istiyor anlatamam. Biraz araştırma yapıp kitapçıya dalmak istiyorum. Ama yapamadım, imkanlar el vermedi. Bir adam çantasının üstünde tuttuğu kitap eklerini karıştırıyordu, benim aklımda tilkiler, metronun soğuk demirlerine tutunmuş gidiyorum. Adama yönelip kitap eklerine bakabilir miyim dedim. Uzattı bir tanesini, kitaplar ile aran iyi sanırım dedi ve bir sürü kitap önerdi. Bir tane kitap örneğin Beowulf ile ilgiliydi. Yıllardır yayınevlerine bunun çevrilmesi için mektuplar yolluyormuş. En sonunda diyor basıldı. 'John Gardner- Grendel': bir canavarın gözünden...


Kitabın türkçesi YKYden basılmış. Başka kitaplarda söyledi. Örneğin geçen gün bizim için tiyatro bileti alıp, dar zamanımızda sanattan bir nefes almamızı sağladıkları oyunun kitabını okumamı önerdi. Ve o oyun, o sahne dekorları son zamanlarda izlediklerimin en iyisiydi. Oyun biraz uzun sürmüştü, bazen kopukluklar yaşamadım değil; ama yine de değerdi. "İstemem, eksik olsun." tiradı ile  Cyrano de Bergerac. Ankara Devlet Tiyatrosu'nda izledik.

Sonra adam kendi yaptığı çevirilerden bahsetti. İyice kulak kesildim, kim di ki bu adam? Poe'yu okur musun, Dost Yayınevinin Poe'nun bütün öykülerini 3 cilt halinde çevirmiş ve başka bir çok kitabın da farklı yayınevlerine çevirisini yapmış. Adını sormadım; ama metrodan indiğimde kendimi önce YKY Kitabevinde buldum, henüz çıkmamıştı Grendel, ancak 2 hafta sonra. Bunu aklıma not aldıktan sonra, koşar adımlarla Dost'a gittim. Poe'nun kitaplarını aradım ve buldum. Evet doğru diyordu. Öyle bir seri var ve çevirmende: Hasan Fehmi Nemli imiş. Benim adıma dolu dolu bir gün oldu. Bir gizemi keşfetmiştim gibi gururluydum. Çantamda Edgar Allan Poe, Bütün Öyküleri 1 ile eve yol aldım.

2Aralık2012'Ceren